31 Mart 2012 Cumartesi

Alçak Gönüllü olmak..


Gerçek sevginin oluşması için öncelikle sevginin önündeki bencillik, çıkarcılık,
samimiyetsizlik gibi engellerin kaldırılması gerekmektedir Kibir, sevginin
oluşmasını engelleyen en önemli sebeplerden biridir Tevazu ise sevginin en
önemli şartlarındandır Çünkü tevazu sahibi olmayan ve kendisini diğer
insanlardan üstün gören birinin, hayatta en değer verdiği varlık kendi nefsi
olur Diğer insanları kendinden daha değersiz, daha aşağı görür En akıllı, en
vicdanlı, en saygın insanın kendisi olduğuna inanır, bir anlamda nefsini
ilahlaştırmış olur Dolayısıyla, bu bakış açısına sahip olan bir insanın,
kendisinden daha değersiz gördüğü bir kişiye bağlanması, onun için fedakarlıkta
bulunması, onun nefsini kendisinden önde tutması, diğer bir deyişle kalbinde ona
karşı gerçek bir sevgi oluşması pek mümkün olmaz Bu nedenle sevgi ve kibir
birbirine tamamıyle zıt iki özelliktir Kibirli bir insan ne başkaları
tarafından sevilebilir, ne de kendisi insanlara karşı derin bir sevgi duyabilir

Kibirli insanların sevgisiz bir hayat yaşamalarının birçok sebebi vardır
Kibirli insanlar, nefislerindeki kendilerini yüceltme isteğinden dolayı
genellikle alaycı bir karakter sergilerler Çevrelerindeki insanların
kusurlarını dile getirdiklerinde, kendi üstünlüklerini daha iyi
vurgulayabileceklerini düşünürler Sürekli alay eden ve konuşmalarıyla
çevresindekileri küçük düşürmeye çalışan birine karşı ise, hiç kimse kalbinde
samimi bir sevgi duyamaz
Tevazulu insanlar ise, bu kimselerin aksine çok sevilirler Tevazulu insanın
karşısındaki kişiye değer verdiği hissedilir, bu nedenle bu ahlakı gösteren
kimselerin yanında herkes rahat eder Böyle bir insan, kendisine verilen
tavsiyeleri can kulağıyla dinler, hiçbir konuda “en iyiyi ben
bilirim” iddiasında olmaz, gurur yapmadan hemen en güzel olan tavrı
gösterir Doğruya karşı direnmez, yanlışa karşı öfkeyle yaklaşmaz İnsanların
sorunlarına karşı duyarlı davranır ve ince düşünceli olur Hiçbir konuda bir
üstünlük iddiası olmadığı için, “önce o sevgi göstersin, önce o selam
versin, önce o benimle konuşsun” gibi kibirden kaynaklanan hesaplar içine
girmez Karşısındaki insan katı ve kibirli olsa bile, alçakgönüllü davranır
Herkesin fikrine önem verir, herkesin selamına en güzeliyle cevap verir, herkese
karşı sevgi ve saygı dolu olur Kısacası Kuran ahlakının getirdiği tevazu, çok
uyumlu, her fikre açık, hiçbir konuda kibir yapmayan, her zaman karşısındaki
insanları onore eden, onlara ihtimam gösteren ve değer veren bir insan modeli
oluşturur Bu nedenle tevazulu insanlar çok sevilen insanlardır
Allah (c.c.) müminlerin bu güzel özelliğini Kuran’da şöyle bildirir:
O Rahman (olan Allah (c.c.))ın kulları, yeryüzü üzerinde alçakgönüllü olarak yürürler
ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman “Selam” derler
(Furkan Suresi, 63)
Allah (c.c.) bir başka ayetinde de, alçakgönüllü olan kullarını sonsuz cennet hayatıyla
müjdeler:
İşte sizin İlahınız bir tek İlahtır, artık yalnızca O’na teslim olun
Sen alçakgönüllü olanlara müjde ver” (Hac Suresi, 34)
Allah (c.c.) Al-i İmran Suresi’nde, insanların, tevazulu ve yumuşak huylu olması
nedeniyle Peygamberimiz (s.a.v)’in çevresinde toplandıklarını
belirtmektedir:
Allah (c.c.)’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın Eğer kaba,
katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi Öyleyse onları
bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et Eğer
azmedersen artık Allah (c.c.)’a tevekkül et Şüphesiz Allah (c.c.), tevekkül edenleri
sever (Al-i İmran Suresi, 159)

alıntı



30 Mart 2012 Cuma

Ne Çok Şey Anlatır Gözyaşları...


Ağlıyorum işte..
Ne çok şey anlatır gözyaşları...
Bazen söylenemeyen sözlerin sesi, bazen bir pişmanlığın diyeti ,bazen de bir sevda nefesi...Sessizliğin çığlıklarıdır aslında gözyaşları...Anlatılamayanı anlatmak ister karşısındakine...Eğer anlayabilirse... 
İnsanoğlu bir garip...Sevinir ağlar, üzülür ağlar, hasret çeker ağlar, kavuşur yine ağlar. Kelimeler kifayetsiz kaldığında, gözyaşları görev başındadır. Aslında ağlayabilmek büyük bir nimet...Ve ağlamak taş kalpli olmadığımızı gösteriyor. Hala insan olduğumuzu, hissettiğimizi, DUYGUSUZ olmadığımızı... 
Ama bazen gözpınarlarından aşağı süzülemez gözyaşları...Onlar dışa akıp ziyan etmezler kendilerini...Çünkü çok daha önemli bir görevleri vardır. İçteki bir yangını söndürmek isterler. Göz kapaklarınızın alev alev yandığı, boğazınıza bir şeylerin düğümlendiği, burnunuzun direğinini sızladığı oldu mu hiç? Dikkat ettiniz mi o anlarda gözyaşlarınızın istikameti neresi? En zor olanı bu belki de... 
Ağlamak zayıflık mı? Neden ağlamamız gereken anlarda; yumruklarımızı, tırnaklarımız avuçlarımızı kanatıncaya kadar sıkar, boğazımızdaki düğümleri yutkunarak gidermeye çalışırız? Neden kaçırırız buğulanan gözlerimizi başkalarından? 
Bakın ağlıyorum işte! Utanmıyorum kimseden...O kadar içime akıttım ki gözyaşlarımı!...Artık zapdedemiyorum içimdeki çağlayanı.... 
Ağlıyorum dostlarımın vefasızlığı için 
Ağlıyorum Yaradana vefasızlığım için 
Ağlıyorum özlediklerim için 
Ağlıyorum özleyip de kavuşamadıklarım için 
Ağlıyorum içimi acıtan kalp kırıklıklarım için 
Ağlıyorum istemeden de olsa kalbini kırdıklarım için 
Ağlıyorum unutulmaması gerekenleri unuttuğum için 
Ağlıyorum unutamadığım için 
Ağlıyorum yaklaştıkça uzaklaştıklarıma 
Ağlıyorum tanıdıkça çirkinleşenlere 
Ağlıyorum kıymetini bilemediklerime 
Ağlıyorum sevsem de yüz bulamadıklarıma 
Ağlıyorum ziyan olan yıllarıma 
Ağlıyorum bir ömür ağlayamadıklarıma 
Alıntı… 







27 Mart 2012 Salı

Hayatımızı Yüzeysel Yaşıyoruz..


Hayatımızı yüzeysel yaşıyoruz..Her konuda derinlemesine düşünüp, fikir yürütme zahmetinden yoksunuz.. Anlık ilişkiler, günü birlik dostluklar, anlık mutluluklar, sevinçler ve gereksiz koşuşturmalar içinde kaybolan benliğimiz.. Tam anlamıyla bir hengamedir gidiyor..Hayatımızda koşuşturma öyle bir hal aldı ki, iç dünyamızda yapmamız gereken seyahat sekteye uğradı. Derin dostluklarımız, sığ ilişkilere döndü..Ne bir yetimin gözyaşı,ne bir hastanın ahı, ne bir annenin feryadı, ne zalimin zumlu artık zamana derinlik katmaktan uzak kaldı. 

Tüm bu, hayatın yıpratıcı etkisinin sonucu olarak, bazen bunalır insan tahammül edemez hayata, işe,işsizliğe,eşe,eşşizliğe,durağanlığa, harekete,hareketsizliğe, soğuğa, sıcağa…Aslında insanın tahammül edemediği kendisidir. Farkına varamaz. Can kafesinde sıkıldığını, uçmak istediğini, özgürleşmek istediğini anlayamaz..Kızacak, söylenecek, şikayet edecek, mutsuzluğunun, huzursuzluğunun sebebini bertaraf etmeye çalışsada, kafasında ki sorulardan kaçar. Farklı yerlerde farklı cevaplar bulmaya çalışır. Oysa aradığı kendindedir, İç alemindedir.Sebebi farklı yerlerde, farklı kişilerde arar..Bahaneyi havaya,suya,toprağa,eşine, arkadaşına,işine, dostuna, arabaya,eve, kariyere, sevgiye,sevgiliye,sevgisizliğe ve daha pek çok şeye bulma gayretindedir.Oysa kendini sorgulamadan dışarıda suçlu arayarak geçen zaman boşa geçen zaman değil midir? 

Hayat sadece yemek, içmek, gezmek, eğlenmek, çocuk büyütmek,işe gidip çalışmak mıdır? İnsanın iç dünyasına yönelip ruhunun isteklerine cevap bulması, ruhunu tanıması onu terbiye edip olgunlaştırması , iç alemiyle hemhal olması gerçek mutluluğa ulaşması değilmi dir? İnsan kendi ile barışık olmalı , büyük şeylerde kısa süreli geçici mutluluklar yerine küçük şeylerde uzun süreli kalıcı mutlulukları tercih etmeli. Kendi olmalı kendi gibi yaşamalı. Derin düşünmeli. Hayatın sorumluluğunu üstlenmeli. Unutmayalım ki, hayatımız daki, küçük şeylerde büyük tatlar bulmak bizim sorumluluğumuzdur. 

Aklını çok iyi kullanan ve çok derin düşünen insanların dünya hayatından aldıkları lezzetler, bu vesileyle elde ettikleri nimetler ve yaşadıkları konfor, düşünmekle kendilerini yormadan, yüzeysel basit düşünen bir akılla yaşayan insanların hayat kalitelerinden çok farklıdır. 

24 Mart 2012 Cumartesi

Suskunluk!!



Dilsiz değildir suskunluk, 
çok şey anlatır anlayana... 
Kelimelerin anlatamadıklarını haykırır aslında... 
Bir kaçış değildir susmak, 
bir bakıştan çok daha fazlasıdır... 
Sessiz çığlıkların bir adım ötesidir... 
Hayata olan öfken, insanlara olan kırgınlığın, 
ve daha nicesi saklıdır içinde sukunetin.. 
Rest çekmenin 
''Asıl' halidir anlayana SUSKUNLUK..
alıntı

23 Mart 2012 Cuma

“Ne” iseniz “O”nu Olunuz!!!

İnsanın en büyük açmazı, ne ise onu olmasını becerememesidir. İnsan olmak başlı başına bir ayrıcalıktır. Çoğu zaman da görevle sorumluluk birbirlerine karıştırılır. Görevde katılık vardır, özgürlük yoktur. Sorumlulukta katılık yoktur ama, özgürlük sınırsızdır. Sorumluluk; kişinin kendi özünü, insanlığını hissetmesi durumudur. 

İnsanın oluşturduğu karakteri, yaşamı boyunca karşılaştıklarına gösterdiği tepkilerin ruhundaki izdüşümüdür. Bir yerde çevresiyle karşılaşması ve buna tavır koymasıdır.
 

Yaşamını kolaylaştırdığı anda benimsediği durum tembelliği, kendini koruma içgüdüsüyle çevresine tavır koyması saldırganlığı yapısının temel taşı durumuna getirir. Bunlar ailelerin, toplumların kalıt bıraktıkları özellikler değil, bir arada yaşamanın, birbirlerinin oluşumlarına bakarak kendilerini geliştirme ve benzetme gereksinimidir. Kişinin kendini bilmesi, zihinsel acılarının noktalanmasıdır.
 

Gösteriş yapmak, büyüklük taslamak, hava atmak bugün en yaygın ve kangrenleşmiş bir durumdur. Kişinin olduğundan fazla, olduğundan başka görünme isteği, yalancı ve cilalı bir görüntü sergileme tutkusu, toplumun değer ölçülerinin kendisinde yarattığı en acımasız örneklerdir. “En büyük güçlülük insanın gerçek kimliğine razı olmasıdır.”
 

Paraya, üne, şana, güçlüye gösterile gelen olağanüstü itibar ve iltifat, insanı ister istemez böyle olmanın üstünlüğüne ve faziletine inandırır. Zayıf kişi hep beğenilmenin, güçlenmenin, iltifat görmenin peşindedir. “İnsanın kazandığı paradan değil, paranın kazandığı insandan korkun.”
 

Bir Millet Utanmayı Unutmuşsa...




Hintlilerin bir atasözü vardır. Derler ki:“Bir gün mes’ûd olmak isterseniz, yeni bir elbise giyiniz. Bir sene mes’ûd olmak isterseniz, evleniniz.Bir ömür boyu mes’ûd olmak arzusunda iseniz, namuslu olunuz...”

Hintlilere hak vermemek mümkün değil. Hayâsını kaybeden insanlığın haline baktığınız zaman bu sözün doğruluğuna insanın kalıbını basması gerekiyor. Hayâsı olmayanların mes’ûd olduğu, mutlu olduğu, huzurlu olduğu görülmüş şey değildir.

Napolyon’un kız kardeşi Altes çıplak bir heykelini yaptırdığında hizmetçilerinden biri kendisine şu soruyu sorar:- Aman Altes! Böyle çırılçıplak mı poz verdiniz? Altes şu cevabı verir:- Evet! Ne sakıncası var? Odam sımsıcaktı.Hayâsını yitirenler düşünme kabiliyetini de yitirirler. Altes bunun en müthiş örneğidir.

Aristo’ya sorarlar:- Kadınlarda en çok hoşa giden şey nedir?Aristo şu cevabı verir:- Yüzlerinde hayâ neticesinde hâsıl olan kızarmadır.Kadın, çok garip bir varlık. Garipliği elinden gelen varlık. Hayâ duygusu ile kızartamadığı yanağını boya ile kızartmakta!Hayâ perdesini kaldıranlar, alın damarını çatlatanlar, iffet örtüsünü yırtanlar insanlardan utanmazlar...

Utanmayı kaybetmiş insan, insanlığını da kaybeder. Şair ne güzel ifade etmiş:“Gecelerin sonunda korkmuyorsan,Her istediğini işle, utanmıyorsan.Dünyada ve yaşayışta hayır kalmaz,Hayâyı ortadan kaldırırsan.”Başka bir şairin söylediklerini de okuyalım. O da diyor ki:“Bir günah eden kişi bin gün ahh etmek gerek,Bin günahın sahibiyem bir gün ahh’ım yok benim.”

Efendimiz Aleyhisselâtu vesselâm buyurur ki:“İnsanların senden görmesini sevmediğin bir işi yalnız kaldığın zaman da yapma!”İnsan yalnız kaldığı zaman da bile onu gören Allah’tır. İnsanın sağında solunda yaptıklarını yazan melekler vardır. Bundan dolayı yalnız olduğunu sandığı zamanlar bile insanı görenler vardır. Onlardan hayâ etmelidir. Utanmanın gerçeği budur. Hayânın hakikisi budur.Hayâsızlık insanı rezil eder.

Şair, bu duygu için Allah’a yalvarır:
“Göster Allah’ım bu millet kurtulur tek bir mucize,Bir utanmak hissi ver gaib hazinenden

İsterdim ki..





İsterdim ki, her gidişin bir dönüşü olsun! Ardından buğulu gözlerle el sallayanların, yüzlerinde kocaman bir gülümsemeyle kollarını açtıklarını da görebilsin her insan!

İsterdim ki, söylenmemiş sözcüklerin, kurulmamış cümlelerin değil, sadece; söylenmişlerin, kurulmuşların pişmanlığını duyalım; “üzgünüm!” diyecek zamanımız olsun!
 Bağışlanmayacak kadar büyük olmasın suçlar!
 
İsterdim ki, sığınacak bir liman bulabilelim fırtınanın ortasında; yürek dardayken, “vazgeçme!” diyecek dostlarımız da olsun!

İsterdim ki, kaybetmeden önce ağlamayı, söylemeden önce düşünmeyi, nefretin tuzağına düşmeden tartışmayı da bilelim.

İlla, “savaş” tehdidi altındayken atmayalım, “barış” çığlıklarını...
İlla, sevilmemiz gerekmesin, sevebilmek için!

Dünyanın yalan olduğu genellikle bilinir de, hani bazen söyletirler insanı; “Dostluk, sevgi yalanmış!” diye... Gelip geçici dense, dilimizin ucundadır; şan, şöhret, güzellik... İsterdim ki, kimsenin aklından çıkmasın, gelip de geçtiğimiz...

Bir yolculuğu güzel yapan, yanımızdaki insanlardır ve her birimiz, bizlere ödünç verilmiş bir hayatı yaşarız. İsterdim ki; kadri, kıymeti bilinsin; aynı zaman dilimini paylaşıyor olmanın!

Kimse susmasın konuşması gerekirken; sadece, kazanacakları kavgalara girişmesin insanlar!

Düşlerimiz olsun, kimsenin cesaret edemediği türden!

İsterdim ki; acı rehberlik etmesin mutluluğa; ölüm, gözümüze sokup durmasın hayatı; hasrete ihtiyaç duymasın vuslat!

İhanetin karası sürülmesin alnımıza, ayazı vurmasın gözlerimize; kağıt üzerindeki gibi, öylece durmasın yüreğimizde sevgi, bir işe yarasın!

Yaşlılar kimsesiz, gençler yarınsız kalmasın. Hazan değmesin gülümseyen yüzlerine çocukların! Başı önde gezmesin insanım; aynalar, kırılmasın utancından!

Bana dokunmayan yılan bin yaşamasın, çuvaldızı tatmadan, saplanmasın iğneler!

Boşlukta sallanmasın uzatılan hiçbir el; bulunsun, her selama bir karşılık veren!

İsterdim ki; acılar acımız, sevinçler sevincimiz, haksızlıklar kavgamız olsun!

İsterdim ki; hepimizin bir türküsü olsun yüreğini titreten, bir şiirimiz olsun umudun tükenmediği, bir amacımız olsun, uğruna bir ömrün harcanacağı türden... Bizsiz, bir hiç olsun şu kainat!

Gel gör ki, mükemmel bir dünya değil yaşadığımız; görünen o ki, mükemmel de olmayacak; ne O, ne biz!

“Bir insanı sevmekle başlayacak her şey!” demiş, Sait Faik Abasiyanik...
İsterdim ki, bir insani sevmekle başlayalim!

18 Mart 2012 Pazar

Dostluğun, Kardeşliğin, Minnettarlığın Olmazsa Olmazı....VEFA






Vefa ne sadece bir semt adı,ne de boza markası hani herkesin dilinde ki klişeleşmiş olduğu gibi.Vefa yok olan erdemlerden.Eskilerin deyimiyle dostluğun,minnettarlığın,insani bağların olmazsa olmazı. 
Vefa özlem dolu,sıcacık bir kucaklama...Vefa dost olmak demek...Vefa zor zamanları beraber aşmak demek..Vefa hiç bir şeye benzememek.Sanırım en kıymetli.güvenin en yakın arkadaşı,belki de olmazsa olmazı, gerçeğin sağlaması, her kaybedilenin arkasından baktığında bulduğun tek eksik, fark etmeden atladığın, yaşamadan anlamadığın, herkese veremediğin, zorlasanda hissedemediğin.
“Sözünü tutma, borcuna sadık olma” diyor sözlük. Yani bir şeyin karşılığı olarak verilen/ödenen anlamına geliyor. Verilen bir sözdür ve bu sözü yerine getirmek “vefa”dır.
  Zaman zaman hayatınızın sekteye uğradığı,işlerin ters gittiği olmuştur.O dönemlerde sanki her şey üst üste geliyormuş gibi hissedersiniz.Psikolojide kriz dönemi diye adlandırılan bu süreçte, aldanmışlığın ve kandırılmışlığın üzüntüsünü yaşayabileceğiniz gibi, terkedilmişliğin ya da unutulmuşluğun acısını da çekebilirsiniz.Yanlış anlaşılmanın,düşmanlıkların hedefi de olmuş olabilirsiniz.Hayatın bir anlamı kalmamış,hiçbir beklentiniz karşılanmamış gibi de gelebilir.Geçim sıkıntısı ve ekonomik problemlerde sizi sarsmış olabilir.Her ne olmuş olursa olsun insan bu döneminde dost dediklerinden vefa bekler.Vefa her zaman dosta destek olmaktır.Vefa kendisine zamanında yapılanla karşılık vermektir.Kötü duruma düştüğünüzde de,iyiyken yanınızda olanların sizi arayıp sormasıdır.
  Gün gelir hayat sizin istediğiniz yönde ilerlemez. Hatalar yaparsınız.Beklentileriniz boşa çıkar.Her gününüzü sizinle paylaşanların yine yanınızda olmasını beklersiniz.Vefalı dostlar yanınızda olur.Vefasız ise ne arar ne sorar.Dostluğun anlamını ve gerçekliğini kayıtsızca katlederek kaybolur gider.Gün gelir siz yine eski gücünüze kavuşursunuz.
  Vefalı dostlar hayatta en yalnız olduğumuz anlarda; en güzel gülüşleri,en samimi bakışlarıyla ışık tutarlar yolumuza. Geçmişten bir gölge gibi yanımızdadırlar. İçimizdeki umutsuzluğu yok etmektir görevleri. Bekledikleri tek karşılık gözlerimizdeki ışığı görebilmek,umudu yeniden yüreğimizde yeşertebilmek,kaybetmeden görmeyi başarabildiğimiz güzelliğe bizi ulaştırabilmektir. Yıllarca birçok tanım yapıldı vefa ve dostluk üzerine.
  Hep bize umut vermesini, güç vermesini beklediğimiz insanlara biz ne veriyoruz ? O görmeden görebilmek, istemeden yanında olabilmek, onu sorgulamamak, sadece yol göstererek yanında olabilmek .Bunları ne kadar becerebiliyoruz acaba ? Herkesin kendi kararlarını alıp onları uygulama özgürlüğü olduğunu bildiğimiz halde neden kendi beklentilerimizi gerçekleştirmeye çalışıyoruz dostlarımızın hayatında? Biz şekillendirmeye çalışıyoruz onun kendi doğrularını unutup hayatını.Oysa vefalı olmak yapmaya çalıştığımız şeyi gerçekten onu düşünerek yapmayı ona her durumda destek olmayı gerektirir. Hep unutuyoruz, arkadaşımız da olsa, çocuğumuz da olsa,dostumuz da olsa onun kendi hayatini oluşturmaya hakki olduğunu, kendi doğruları olduğunu ve bize her ne kadar yanlış gelirse gelsin onlara saygı duymayı.
 Dün ya üzerinde çok az insan var kendi hayatını yaşarken, başkasının yanlış yapabilme özgürlüğünü görebilen ve buna saygı duyabilen. Vefalı dost; senin yanlışlarını görüp sana fikir veren, ama bunu yaparken asla üzerinde otorite kurmaya çalışmayan, yanlışlarını görüp sana aktaran ama asla sorgulamayan,kötü zamanda bile sen istemeden yanında olan kişidir.Sana hırsız,sana katil,sana deli ve benzeri şeyler yakıştırıldığında da yanında olandır.Yoksa yanımda olduğun sürece yanındayım diyen kişi değil...
denilir ki;
Vefa, arkada bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamaktır..
Vefa, dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere,
hayallere ihanet katmamaktır…
Vefa, sadece ‘has’ların vasfıdır! Nisyan yani unutmak ise ‘ham’ların...
Bedene tutsak olmuş hoyratların nasibi yoktur vefadan!

Ve öğrendik ki; sadece “gönlümüzün kitabında; bize bir defa selâm vereni kıyamete kadar unutmayız” düstûru kayıtlıdır diyenlere vefalı olunmalı!

Vefa dostluk ikiz kardeştirler ve onları sevgiyle beslemek gerek...

Ahde Vefa...


Dün Canım olan Yarın Düşmanım olmaz benim 

Yaşananların hatırı hep saklı kalır. 
Hatırları hep sorulur selamları hep alınır… 
Sildiklerim vardır bir de, 
onlar yanlışlarım ve pişmanlıklarımdır. 
Adları anılmaz hatırları sorulmaz. 
Sadece beddualarımdır. 
Vicdanla birlikte Şeref ararım ben sevdiklerimde. 
Her zaman doğru değildir elbet seçimlerim 
Zaman gelir şerefsizleri de severim 
Her yerde gözüm kulağım vardır benim 
“Eksik söylemek yalan söylemek değildir” mantığındaki “Çok Dürüstler”? 
Beni değil kendilerini kandırırlar yalnızca. 
Bilmezden gelişimaptala yatışım Kaybetme korkumdan değil 
"Karşımdakinin yalan söyleme potansiyeline olan merakımdandır!!!..." 
İnkar olmaz benim hayatımda, Yaşananı “yaşanmamış” saymam 
Sayanları da SAYMAM, kelimelere sığmaz Sayfalar sürer beni anlatmak 
Ama ne kadar anlatılırsa anlatılsın 
Yaşayan bilir beni yaşamayan anlamaz 
Ağırdır sevmelerim her yürek taşıyamaz 
Büyüktür umutlarım her omuz kaldıramaz...
alıntı

ÇANAKKALE ZAFERİNİN 97.YILI KUTLU OLSUN..

Âsım'ın nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar.
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

MEHMET AKİF ERSOY- ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ ŞİİRİNDEN 
18 MART ÇANAKKALE ZAFERİNİN 97.YIL DÖNÜMÜ KUTLU OLSUN..TÜM ŞEHİTLERİMİZİ MİNNET ve ŞÜKRANLA ANIYORUZ. NUR İÇİNDE YATSINLAR..

17 Mart 2012 Cumartesi

Hayat !



Şerefle bitirilmesi gereken en asil görev hayattır.Bir lokma ekmek için şerefini çiğnetmeye;bir anlık eğlence için servetini tüketmeye,bir zamanlık mevkii için el ayak öpmeye,insanları ezip geçmeye,günlük menfaatler için onurunu terk etmeye,bir kısım insanlara kızıp tüm insanlara düşman olmaya değmez bu hayat!


CAN YÜCEL

Bazen...



Bazen sesin duyulmadığı çığlıklar yükselir yüreğinden!!
Gün olur ki sanki uyandıkların kayıp gider ellerinden..
Herşey yokken var, varken yok edenin adını düşünürsün kendince içinden..
İstesende kurtulamazsın bu ince sızının elinden...
Ne yapsan dolduramazsın yerini "O" lütfedip vermeden..
Ta ki Vedud ismi dillenir, bir gün ansızın çıkagelir..
Çünkü O sevgidir ve ancak O isterse kalpleri dize getirir..
Vedud ismine tecelli olmak duasıyla..


15 Mart 2012 Perşembe

Affetmek ve Unutmak İyi İnsanların İntikamıdır..




İki tip insanın mutsuzluğa mahkum olacağı belirtiliyor. Birincisi, mutluluğunu gelecekte yaşayacaklarına endeksleyen insanlardır. Bu insanlar mutlu olabilmek için sürekli olarak bir takım şartların yerine gelmesini beklerler. Farkında olmadan yaşamı ertelerler. Mutluluklarını şartlara bağlamışlardır. Adeta gelecekleri bugünlerine ipotek koymuştur.

Mutluluğumuzu engelleyecek olan şey, ancak beklentilerimizin doyumuna ulaştıktan sonra mutlu olabileceğimize inanmaktır. İkincisi, geçmişte yaşayanlardır. Geçmişte yaşadıkları bir dönem veya olayın sorgulamalarıyla günlerini geçirirler. Kafalarından geçen düşünceler, geçmişe yönelik ?eğer?ler ve ?keşke?lerle başlıyordur. Eskinin muhasebesinin içinde boğulurlar. Kendilerine acıma eğilimleri vardır. Kaderleriyle uğraşırlar. Şansızlıklarını anlatır veya uğradıkları bir haksızlığın hayatlarına nasıl bedeller getirdiğine yakınarak yaşarlar. Bu tip insanlar geçmişte yaşadıkları için bugünü ıskalarlar. Mutluluk ise yaşanılan andadır. Geçmişten çıkıp bugüne gelemeyenler için mutluluk yaşanabilir bir duygu olamaz.
Geçmiş yüklerle doludur. Herbirimizin yükü bir diğerinden farklıdır.
Kimimiz eşine, kimimiz bir arkadaşına, kimimiz bir akrabasına kırgın.
Kimimizin yükü, işyerinde yaşadığımız güç savaşlarına bağlı sürtüşmelerden doğar. Birisine kızmışızdır. İlişkimiz gergindir. Kafamızda bu kişiyle verdiğimiz savaş enerjimizden çalar. Kafamızdaki savaş için strateji üretmeye çalışmaktan verimliliğimizi kaybederiz.
Kimimizin yükü yaşadığı bir ilişkidir. İlişki çoktan bitmiştir. Verdiğimiz emeğin, yaptığımız sevgi yatırımının haksızlığa uğradığını düşünmüşüzdür. Kırgın ve öfkeliyizdir. Bu yaşantımızın izleri daha sonraki ilişkilerimizde de kendini hissettirir.
Kimimize çocukluğumuzda alamadığımız sevgi, yük olmuştur. Ebeveynlerimiz tarafından seçilmediğimizi düşünmüşüzdür. Hatta bu yükün etkisiyle bugünümüzde seçilmek ve sevilmek için o kadar çok çaba vermeye kalkışırız ki, sevmeyi unutan sevilme uğraşında biri olur çıkarız.
Yükle yaşayan insanlar yorulurlar. Genel bir hoşgörü kaybı oluşmaya başlar. Niye olduğunu da bilemeyiz. Hırçınlaşmaya başlarız. Kendi yakınımızda aslında hiçbir problemimiz olmayacak sevdiğimiz insanlara karşı toleranssız davranmaya başlar hatta onları yok yere kırar sonrada üzülürüz.
Yaşantımızın bir sonraki perdesinin bir öncekinin gölgesinde yaşanmasını istemiyorsak, yaşadığımız her ilişkiye hakkını vermek istiyorsak mutlaka bu yüklerden kurtulmamız gerekir.
 
 Şimdi bu bölüme dikkat edin;

1. Mutlu olabilmeniz, bugününüzü yaşayabilmenize bağlıdır.
2. Bugününüzü yaşayabilmek ise üzerinizdeki yüklerden kurtulmanıza bağlıdır,
3. Üzerinizdeki yüklerden kurtulmanız, onları affetmenize bağlıdır.

Bu hafta sonu herkesi affedin, kendiniz dahil!
Hesabınızı bitirin onlarla. Onların da, sizin de, insani zaafları olabileceğini görün. Onlarla paylaştıklarınızın içinde hoşluklar olduğunu da hatırlayın. Yaşadığınız en kötü deneyimin dahi sizi güçlendiren izler bıraktığını bilin. Affettikleriniz içinde mutlaka kendiniz de olmalısınız bunu da sakın atlamayın.
Affettikçe hafifleyeceksiniz. Hırslardan ve kavgalardan arınmaya başlayacaksınız. Enerjinizi kendiniz için verimli alanlara kullanabilecek ve başarılarınızın arttığını göreceksiniz.
Affetmek ruhu temizler. Herkesin ihtiyacı var buna. Bir kez düşünün.
 
alıntı...





13 Mart 2012 Salı

Bir Gün Daha Bitti..



Bir gün daha bitti..
Ufukta yeni batan güneşin büyüleyici kızıllığı duruyor hala.
Ve ay güneşin görevini devralmak için bekliyor,yıldızlar da aya eşlik etmek için...
Bir gün daha bitti.
Geçmişin ağır yükü omuzlarımızda,dostlukların,sevdaların yıprattığı yüreklerimiz artık bitap düşmüş.
Yeni sevdalara kapı aralamak istemiyor.
İki büklüm olmuşuz menfaatler karşısında,hayattan zevk almayı unutmuşuz gündelik telaşlar denizinde kaybolurken..
Birine nasıl ihanet edebileceğimizi,en vefasız insan olmak için neler yapılacağını,sürekli somurtmayı,dostlukları ,sevdaları çöpe atmayı bazen, bazen de çıkar ilişkileri çerçevesinde yaşamayı en saf duygularımızı bile, kazık atmayı sözde çok sevdiklerimize,nefreti , kini çok iyi öğrenmişiz.
Tecrübemiz büyük bu konularda.Lakin henüz öğrenememişiz;
Sevdaların,dostlukların yüceliğini,hayattan zevk alabilmenin tek yolunun sevgiden geçtiğini,telaşları bir kenara bırakıp içimizden geldiğince yaşamamız gerektiğini, kimsenin başaramadığını,başarıp vefalı olmayı,yürekten sevmeyi,içten gülümsemeyi..
Ne de çok şey öğrenememişiz!!!
Daha doğrusu öğrenmek istememişiz galiba.
Ne kadar güzellik varsa çevremizde elimizden geldiğince uzak tarihlere ertelemişiz bunları yaşama zevkini tatmayı.
Sevdiklerimize SENİ SEVİYORUM dememişiz tereddütsüz,sarılamamışız sıkı sıkıya.
Belki yolda gördüğümüz sıradan birine , belki en yakınımızdakine yürekten gülememişiz İyilik etmemişiz acaba döner mi tekrar bana demeden.
Affedememişiz en küçük hataları ,candostları silmişiz belki de kocaman hiçler uğruna.
Bir gün daha bitti.
Ve belki hayattaki son günlerimiz kaybolup gidiyor sezdirmeden bizlere...
Yapamadıklarımız için , içimizdeki keşkeler için ek süre tanınmayacak hiç birimize.
İyisi mi daha geç olmadan bir yerlerinden tutmalı hayatın,güneşin güzelliğini farketmeli,yıldızlara sevdalar yükleyip sahiplerine ulaştırmalı,SENİ SEVİYORUMMMM demeli,affetmeli herkesi,dostluğun değerini bilmeli...
Bir gün daha kaymadan yüreğimizin ömründen ’’keşkeleri iyiliklere çevirmeli''Son gündür belki de diyip bir günü de dolu dolu eskitmeli....
Asla farkına varamıyoruz ama yarın geriye kalan ömrümüzün ilk günü...








11 Mart 2012 Pazar

Kendini sevmekle başlar; bir insanı sevebilmek...



Kaçımızın hayatında halâ çocukluk ve okul yıllarından kalma dostlukları var.
Kaçımız bir sokak çocuğunun ve bir yetimin yüzünü güldürebiliyoruz.
Kaçımız hiç tanımadığımız bir insanın acısına ortak olup kendi acımız bilip gözyaşı dökebiliyoruz.
Kaçımızın sımsıkı sarılabileceği, başını omuzuna koyabileceği, bütün sıkıntılarını anlatabileceği dostları var.
Kaçımız sevdiğimiz birinin doğum gününü kendi doğum günümüz gibi unutmuyoruz.
Kaçımızın adı yaşadığımız şehrin sınırlarını aştı.
Kaçımız gerçek bir dost, bir sırdaş ve bir sevgili diye anıldık. Kaç kişi size sevdiğim, yüreğim, dostum, kardeşim iyi ki varsın ve hep yanımda ol diyebildi. Ve kaç kişi sizi ailesinden bir parça gibi görüp anne, baba, abla, abi, kardeş diyebildi. Bugüne kadar yüreğinizin kapısını kaç kişi çaldı ve siz *tanrı misafiri* diyerek yüreğinizi ona açtınız.
Kaçınız dost ve düşmanı birbirinden ayırıp dostunuzu düşmanınıza satmadınız. Kaçınız bir çiçeği dalında sevdiniz. Kaçınız yaşadıklarınızdan ders alıp bir daha tekrarlamadınız. Kaçınız her gece ettiğiniz duâ da kendiniz için istediklerinizi sevdikleriniz için, yüzünü bile görmediğiniz insanların mutluluğu için dilediniz.
Kaçınız şimdi adını bile hatırlamadığınız bir insanın sayesinde şu an ki bulunduğunuz konuma gelmeniz de büyük bir etkisi
olduğunun farkına varabildiniz.
*Kaçınız yüzünü bile görmediğiniz birine dostum dediğiniz için kalemi elinize aldığınız da yazabildiniz.*:)
Kaçınızın hiç gerçekleşmeyecek bir hayali gerçekleştiğinde mutlu olduğunuz zaman, *bende bir insanın hayalinin
gerçekleşmesi için bir umut, bir ışık olacağım* diyebildiniz.
Kaçınızın yıllar sonra bile anlatırken gülümsenildiği hatta gözyaşı dökebildiği anıları var.
*Kaçınız size yapılan bir hatayı görmemezlikten gelip bende yanlış yapabilirim, bende yanılabilirim diyerek o insanı affedebildiniz?
Aslında düşündüğünüz de bütün bunları yapabilecek hem yüreğimiz hemde vaktimiz var.
Hayatta her şeyin bir bedeli var. Ama insanları sevmenin yok.
Hepimiz bu hayat yolunda bir şekilde giden yolcularız. Beraber yolculuğa çıktığımız ve hayatı paylaştığımız sevdiklerimizi gelip geçici değerler için ihmal etmeyelim.
Unutmayalım ki hayatımız da olan her insan yüreğimizin bir sahibi.
Ve bizler onlara olan *sevgi aidatımızı* zamanın da ödeyelim.
Hem kendimizi hem de sevdiklerimizi mutlu edelim.
Hayatta ki her şey ertelenebilir ama sevdiklerimiz ertelenmeye gelmez.
Bizden beklenen sıcacık bir sevgiyi, bir tebessümü, bir merhabayı onlara çok görmeyelim.
Hadi dostlar bugün hepimiz üzerimize düşen *sevgi aidatımızı* ödeyelim...
Kendini sevmekle başlar; bir insanı sevebilmek...
Rabbime şükrediyorum bana bütün bu güzellikleri yaşattığı için...


 alıntı




MODERN KÖLELİK- ONLAR KÖLEYDİ YA SİZ?



Köle karakterli insanlar kimlerdir? Cahiliye döneminde veya Romalılar döneminde yaşamadığımıza göre kölelik konusunu da nereden çıkardınız diye sorabilirsiniz. Öyle ya, çağlar öncesinin kölelik ve efendilik esaslı yönetim anlayışları şekil olarak günümüzde yaşamadığına göre nereden çıktı bu köle konusu diye bana kızabilirsiniz de. İnsan köle olarak doğmadığına göre bu bahsettiğiniz başka bir şey olmalı diye düşünebilirsiniz. Hayır, bahsettiğim şey başka bir şey değil. Tam da köle olmaktan bahsediyorum. Hem de geçmişteki kölelik durumunun daha ilerisinde bir kölelik anlayışından bahsediyorum.

Tarihe baktığımızda kadim zamanların köleleri, köle olduklarını biliyorlardı ve bir gün kurtulma umutları vardı. Bir eşya gibi köle adıyla alınıp satılırlardı. Yükümlülükleri çoktu, ağır işlerde çalıştırılırlardı, hiçbir hakları yoktu. Günümüzle kıyasladığımızda en azından açlık sorunları yoktu. Aç ve açıkta kalma dertleri yoktu. Oysaki modern zamanların köleleri böyle mi? Modern kölelik de çağ atlamış, isim değiştirmiş sadece. Esasında değişen bir şey yok. Modernizm, birtakım kolaylıkları, imkânları ve yenilikleri getirmiş olsa da aslında eskinin kölelik anlayışı yeni dönemde de devam ediyor. Kılık değiştiren yeni nesil köleliğin ortaya çıkmasından başka bir şey değildir. Kadim zamanlarda Firavunun ya da bir kralın adamlarının elinde kılıçla insan öldürmesiyle, Emperyalizmin ve sömürgeciliğin kimyasal bombayla insan öldürmesi arasında bir fark var mı? Irgat olarak çalışan, deve ve at bakıcılığı yapan köleyle, modern fabrikalarda karın tokluğuna çalışıp patronlarını zengin ve mutlu eden işçilerin arasında ne fark var. Aralarında hiçbir fark yok diyemeyiz. Elbette bir fark var. En azından kadim zamanlarda kölelerin aç ve açıkta kalma tehlikesi yoktu. Oysa modern zamanların köleleri bu şansa da sahip değiller. Her an aç ve açıkta kalma tehlikesiyle karşı karşıdırlar. Aynı sömürgecilik anlayışı, aynı zalim düzen, aynı katliamlar günümüzde de devam etmiyor mu? Güleryüz ve merhametin matruşlu yüzlerde, sevgi, adalet ve doğruluğun kravatlı adamlarda bulunduğunu söyleyebilir miyiz? Kadim zamanlarda efendilerin daha namuslu, daha dürüst olduklarını, modern zamanlarda ise namussuz ve hilekâr olduklarını mı söyleyeceğiz? At arabasına binen insanlarda daha az merhamet ve insanlık, uçak ya da otomobile binen insanlarda daha çok sevgi, merhamet ve insanlık olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kadim zamanlarda kölelerin efendileri belliydi. Peki, Modern kölelerin efendileri kim? Şimdi görünmeyen efendiler var. Modern köleler, köle olduklarının farkında olmadıkları için birileri onları uyandırıncaya kadar köle olarak yaşamaya mahkûmdurlar. Çoğu zaman da ebedi olarak köleliğe mahkûmdurlar. Efendilerini tanımadıkları için, bu şuura sahip olmadıkları için kölelikten kurtulma gayreti içinde de olamazlar. Modern kölelere efendilerini kim gösterecek. Burada suçlu kim? Köleler mi? Efendiler mi?

Modernizm, hak ile batılın arasındaki mücadeleden doğmuştur. Helvadan ilah yapıp acıkınca yiyenler ne kadar ilkel ve kaba ise, liberalizm, materyalizm, komünizm, faşizm gibi çağdaş ideolojilerin ilahlarının çocuklarını yemesi de o kadar ilkel ve bedevidir. İlkel ve medeni ayrımı yapmak sadece şekilleri değiştirebilir. Şeklin değişmiş olması özü değiştirmez. Tarihten günümüze hak batıl mücadelesinde değişen sadece şekil ve kelimelerdir. Ruh ve kavram olarak değişen bir şey yok aslında. Şimdi derebeylere karşılık Aristokratlar, para babaları var. Toprak ağalarına karşılık fabrika ağaları var. İlahlık iddiasında bulunan firavunlara karşılık devlet ideolojiler var. Topraklarda karın tokluğuyla çalışanlar köle olurken, kapitalist düzenin fabrikalarında sermaye patronlarına karın tokluğu ile çalışanlar köle olmaktan kurtuluyorlar mı?

Alışveriş merkezlerinin, bankaların, eğlence yerlerinin, şatafatlı çarşıların mabet, maddenin, zevk ve paranın mabut olarak kabul edildiği çağdaş ilahlar dönemini yaşıyoruz. Hani “Stalin’in Tavuğu” diye bir hikâye var. Tam da bu hikâyedeki duruma uygun düşen halk yığınları, bundan zevk alan yöneticiler yok mu günümüzde. Stalin’in tavuğu gibi tüyleri yolundukça, yani sömürüldükçe, ezildikçe, horlandıkça, haksızlığı yaşadıkça efendisinin bacakları arasına sığınıp ondan medet uman, düşünemeyen, kurtulmak için mücadele etmeyen, kurtarılmayı bekleyen halk yığınları yok mu günümüzde.

Belli bir davası olmayan, fikirsiz, hatta herhangi bir batıl dava sahibi olan insanlar; her zaman emir almaya alışık, güçlüye boyun eğen, itiraz etmeyi bilmeyen, sorgulamayan, düşünmeyen, koyun kişilikli, ezik ruhlu ve köle karakterli kimseler yok mu günümüzde. İşte köle karakterli insanlar bunlardır. Hani Voltair’e ait bir söz var; ‘‘Kendisini başkalarının kurtarmasını bekleyen kişiler yalnızca kölelerdir.’’

9 Mart 2012 Cuma

Yazılanı Yaşar Gönül..



Vazgecmek midir kaybetmek, yada tutundugun bir dalin kırılması mı?
Korkmak mıdır veya, yaptıklarından,yapacaklarından, umut ettiklerinden, yarınlarından…
Bekletmektir belki de, söz veripte zamanını ayarlayamadıgın.
Umut olmadan yaşayabilir mi insan_?
Düs kurmadan hayal etmeden…
Hep yarin dersin ya hani, yarinlari beklerken
Dünde kalan yarinlar bile hala umuttur yapamadiklarina
Günün inanci yarinin umududur hayatimizda…
Yürüdügün yol camur, firtinalardasin, ey gönül
Elbet bu camuruda asar bu ömür
Feryadin sarinca dört bir yani, inleyince yerle gök
Sessizligin dahi feryad olup icindeki karanliga yagar
Ah bir aglasan, caglayan irmaklar misali aksa gözün yasi
Aksa da kurtulsan icindeki karanliktan…
Sorgulayinca kendini kaybettigin seylerden, sebepsiz sebepli
O zaman anlarsin zamana kafa tutmakla kaybettigini
Gecerken ömrün yarinlarin umuduyla, ne kadar kafa tutarsan tut zamana,
Bir cizgisi vardir Hayatin asilamayan, yazilani yasar gönül…
alıntı

Düşün Ya incittiğin,kırdıgın gönlü ALLAH (cc) seviyorsa!!!.

 
Düşün Ya incittiğin,kırdıgın gönlü ALLAH (cc) seviyorsa!!!.

                    Yaralı yürekler, okşanmaktan hoşlanır yumuşak ellerle.

Uzattığın el, ipekten olsun.. söylediğin söz kalbten.. bakışların içten.. kucak açışın candan… iltifatın inancından ve gadabın da adaletinden olsun..!!
*Başkalarına karşı alabildiğine müsamahalı, nefsine karşı da yüzde yüz acımasız ve katı ol. Eden kendisine eder
. Yapan bulur ve çeker..!!
Unutma! Kazanmak, koca bir ömür ister. Kaybetmeye ise ânlık gaflet yeter..!!
*Vefasız kimsenin gönlü gamla, matemle dolsun; vefası olmayan, şu alemde olmasın, yok olsun!”
*Bir gönlü mü kırdın; ağlamalısın. Hele özür dilemesini bilmiyorsan; senden dost olmaz, Senden yâren olmaz.. ya incittiğin, kırdığın gönlü ALLAH (c.c.)
seviyorsa..! RASULULLAH (S.A.V.) seviyorsa..! hatta arz-ü sema dahi seviyorsa..!!
Nerden bileceksin, bilmiyorsun.. Bilseydin ödün kopardı dokunmaktan.. *Her varlığı yalnızca ALLAH’tan (c.c.) ötürü sevmek ve övmek gerektiğini asla
unutmamalısın…!!

”ALLAH (c.c.) seni mahlukattan uzaklaştırdığı zaman, bil ki sana kendi dostluğunun
kapısını açmak istiyordur”
(Ataullah İskenderani)
 

Özlü söz

''Var olsa da etrafında insanlar''SENİ ANLIYORUM'' diyen kimin var? Sussa da gözlerin kalbin kan ağlar içinin içini bilen bir tek RABBİM var…Sürekli değilmiş zalimin zulmü.Gece biter gelirmiş günün gündüzü zor olsa da geçirmek bu çetin güzü baharı vadeden bir tek RABBİM var...!''

Ben hep Seni Düşünürüm.. TÜRKÜLER ÖZÜMÜZDÜR.






Aşktan yana söz duyunca
Ben hep seni düşünürüm
Uçsuz hayaller boyunca
Ben hep seni düşünürüm

Yıldızlar kayar yüceden
Renkler sıyrılır geceden
Yüreğim sızlar inceden
Ben hep seni düşünürüm

Aklın ucu değer hiçe
Yol ararım içten içe
Kainat uyur sessizce
Ben hep seni düşünürüm

Korkunun bittiği yerde
Haz duyarım ince ince
Bir mezar görsem bir yerde
Ben hep seni düşünürüm

Zaman hep sonsuza akar;
Meyve dökülür, dal kalkar
Çiçeklere bakar bakar
Ben hep seni düşünürüm

Rüzgar eser ilden ile
Sağlıkta bitmez bu çile
'Var'dan öte, 'Yok'ta bile
Ben hep seni düşünürüm
ABDURRAHİM KARAKOÇ
NOT: FON MÜZİĞİNİ KAPATMAYI UNUTMAYALIM..

Yattığım Kaya

Bu akşam o kadar durgun ki sular
Gömül benim gibi kedere diyor.
İçimde maziden kalma duygular
Ağla geri gelmez günlere diyor.

Ey gönül, gidenden ümidini kes!
Kaçan bir hayale benziyor herkes,
Sanki kulağıma gaipten bir ses
Buluşmalar kaldı mahşere diyor.

Enginden engine koşarken rüzgar,
Bende bir yolculuk heyecanı var...
Yattığım kayaya çarpan dalgalar
Çıkıver bir sonsuz sefere diyor.
NECİP FAZIL KISAKÜREK


 

6 Mart 2012 Salı

Hani Vardırya..




Hani vardır ya bazı anlar...
Seni bir sen bir Rabbin anlar...
 Gözyaşın hep içine damlar...
Yüreğini bir hüzündür kaplar...
O anlar değerlidir ,seni saklar ...
Bilmez kimse ,anlamını azı kavrar ...
Yollar yalnızlığa ,gözler boşa bakar ...
O'ndan başkası sana zarar ,cana zarar ...


Hani vardır ya bazı anlar...
Pişmanlıklarını umutlar sarar ...
Ellerin semada ,yaran kanar ...
Bunca günahı bir O bağışlar ...
Gönül diyarına bir ''ah'' daha sızar...
Günahkar ruhun hayaller kurar ...
Bekler yinede merhamet umar...
Ben bana eksiğim ,ben bana naçar ...


Hani vardır ya bazı anlar...
Bahçende çiçekler açar...
Etrafın gül kokar ...
Hasretin sana aşk katar...
Can cananını arayıp ,sorar...
Tüm kapılar yalnız O'na çıkar ...

Hani vardır ya bazı anlar...
Yüreğin bir sığınak arar ...
Dolar gözlerin ,için yanar ...
Unutma !
Sabır hayatı anlamlı kılar ...
Unutma !
Ahiretine bir "SEN" sağlarsın yarar....

alıntı

Ayfer Vardar - Arzuhalım...TÜRKÜLERİMİZ ÖZÜMÜZ.

 


Beni eller kimi görme
Sen benimsin ben seninim
Gel seni benden ayirma
Sen benimsin ben seninim
Senin galbin benim galbim
Sana malumdur benim halim
Kaçma benden nazli gülüm
Sen benimsin ben seninim
Kalpten kalbe bir yol vardir
Gözünen görünmez sirdir
Ikimizin kalbi birdir
Sen benimsin ben seninim
Galbimi galbinde duyan
Halim degil midir ayan
Garibi bu hala koyan
Sen benimsin ben seninim
NEŞET ERTAŞ
FON MÜZİĞİNİ KAPATMAYI UNUTMAYALIM..::)


Bize Ne Oldu?


Bize Ne Oldu Böyle?
Namazını terk etmeyen bir ecdadın, dizileri terk etmeyen torunları olduk. Televizyondaki ahlaksızlığın her türlüsüne elimizde çekirdekle çoluk çocuğumuzla bakıp göz yumar hale geldik.
Sokakta ahlaksızlık diz boyu olmuş, gençler neredeyse sokak ortasında her türlü rezaleti yapar hale gelmiş de sesimiz çıkmaz olmuş. Kimseye duyurmadan sessizce “rezalete bak” deyip geçer hale geldik.
Allah’tan başka kimseden korkmayız deriz dilimizle ama esasında bir tek Allah’tan korkmayız, geri kalan her şeyden korkar hale geldik.
Öylesine imani yönden çürüdük ki; Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır lafını dilimize dolarız, önümüze gelene ahkâm keseriz de bırakın başka bir kardeşimizin hakkını korumayı kendi hakkımızı çatır çatır yerlerde sesimizi bile çıkaramayız.
Önce ecdadımızı kopardılar bizden, yakın tarihimizi katlettiler. Ecdadını tanımayan bir nesil olduk yetti mi?
-Elbette hayır, yetmedi çünkü sustuk ve bekledik.
Sonra yavaş yavaş ahlakımızı bozdular, imanımızı çaldılar bunlara da göz yumduk.
Sonrasında elimize bir televizyon verdiler önce akrabalarımızdan koptuk sonrasında aynı evi paylaştığımız kendi ailemizden. Yetti mi?
-Elbette hayır, yine yetmedi,
Sonrasında Genç odası icat ettiler, çocuk odası icat ettiler ve aynı evin içinde dahi birbirini göremeyen bireyler haline geldik.
Seçkin eşyalarımız, arabalarımız, korunaklı evlerimiz oldu, içlerinde boş karanlık odalar açıldı. Kimden neyi koruyacağımızı, niye çalıştığımızı unuttuk. Kalın duvarlar çekince, çelik kapılar takınca, koca koca kilitler, on haneli şifreler girince çocukları koruyacağımızı sandık, ama asıl gerekli olan ahlak ve maneviyatını yitirmekten koruyamadık. Eline harçlık verip hiçbir şey eksik etmesek adam olacağını sandık, hâlbuki hazırcılığa alıştırdık farkına varmadan. Her şeyi olan ama huzuru olmayan sevgisi olmayan insancıklar olduk.
Bizler ahlakımızı, imanımızı, kültürümüzü kampanyalarla sattık dostlar. Her Kampanya da bir bilgisayar aldık ve çocuğumuzu kendi dünyasına bırakıverdik, her kampanyada bir cep telefonu aldık ve çocuğumuzu kendimiz dışladık.
Artık anneler evde içi boş evlilik programlarında, Çocuklar bilgisayar oyunlarında, Babalarsa futbol maçlarıyla meşgul ve kendini avutmakta.
Belki de tek ortak noktamız kaldı ailemizle hemfikir olduğumuz dizileri hiç konuşmadan sessizce seyretmek.
Etrafımız kalbi temiz, saygısız, hoşgörüsüz, kibirli çeşit çeşit müslümanlarla doldu, etrafımız bin bir parçaya bölünmüş hiçbir ortak noktada dahi buluşamayan çevresini duvarıyla örmüş, yetmemiş gözünü ve kulağını da kapamış gelenekçi müslümanlarla doldu, etrafımız ne Alim tanıyan, ne Hoca tanıyan ve okuduğu 2-3 Ayet,2-3 Hadis ile Allame-i Cihan olmuş müslümanlarla doldu. Ayetler ve hadislere inandık ve iman ettik diyemiyoruz dediğimiz dedik çaldığımız düdük.
Örnekleri çoğaltmak mümkün elbette lakin asıl konu şu :
“Söyler misiniz Bize ne oldu? “...
alıntı–

5 Mart 2012 Pazartesi

En Uzaktaki En Yakındır Bazen..




 
En uzaktaki en yakındır bazen
Bazen elinin değemediğine yüreğin değer, yüreğin dokunur
Yüreğinin dokunduğu teselli eder seni,
Yaralarını sarar, düğümlendiğinde boğazın
Nefes aldırır sana...
Tekrar tutunmak istediğinde hayata,
Sıkıca tutar elinden...
Hayatın bütün virajlarından canın acımadan döndürür seni,
Yaraların bile çabuk iyileşir o zaman.
Taşlı sulardan ayakların kanamadan geçip gidersin,
Düştüğün kuyulara bile ya bilerek düşersin,
Ya da kenarından geçip gidersin.
Hayat ve içindeki her şey,
Bir yolculukta camdan seyrettiğin görüntülere döner.
Resmin dışından bakarsın hayata.
Uzaktakinin gerçek yakınlığı teselli eder seni,
Seni asıl bilenin ve en çok sevenin tesellisidir bu aslında,
O seni bilir, ne ile mutlu olacağını, neyi seveceğini de bilir.
Hangi merhemin iyi geleceğini de yine en iyi O bilir.
Yarayı açan da merhemi süren de O dur.
Eğer duyabilirsen içindeki Ona ait sesi,
Sesini duyurmuş bir garibin, yorgun ama mutlu bakışıyla,
Gözlerini kaldırıp gökyüzüne, Ona bakarsın,
Bilirsin, sen her konuşmak istediğinde sadece ve sadece O hazırdır.
En yakın ama, en uzak da olabildiğin O dur aslında,
Sen seçersin Ona uzak ya da yakın olmayı,
Hayatındaki bütün mesafelerde Onun izi vardır.
Ona yakın olduğunda her şeye de yakınsındır aslında,
Sorduğu her soruda kendini göstermek ister sana,
Hayatın eli en tatlı dokunuşlarıyla okşarken seni,
Sen şifreyi çözmeye çalışırsın.
Bu sırada hayatındaki yakınlar ve uzaklar yer değiştirir,
Yakın bildiklerin uzak, uzak bildiklerin de yakın olur.
Çözemediğinde tekrar tekrar sorar sorularını, hiç bıkmadan,
Şifreleri hayatın içinde gizler, çözdükçe güçlenirsin,
Her bir soru arasında sana teselli zamanları bırakır,
Yorulduğunu Ondan iyi bilen var mıdır?
Soruyu çözemediğinde ise soruyu sevmeye çalışırsın,
Hatta bir adım öteye giderek soruyu soranı da seversin,
Gerçek uzaklık nedir aslında ya da gerçek yakınlık ...
Bildiklerin midir yakın olan, uzaklar hep bilmediklerin midir.
Ey uzak görünüp de en yakın olan;
Sana yakınlığımı artır
Ey soruları soran;
İstediğim bütün uzakları benim için yakın eyle,
Kalbimi sıkan bütün yakınları da uzak eyle,
Ve bütün bunları gönlüme de sevdir olur mu…
alıntı

GEÇTİ BOR'UN PAZARI


Başta kavak yelleri estigi günler hani?
Umdugumuz neşeler, şerefler, ünler hani?
Beklenilen alayli, şanli dügünler hani?

Servi gibi umitler döndu birer igdeye,
Geçti Bor`un pazari, sür eşegi Nigde`ye!

Sende cevher var imiş, onu herkes ne bilsin?
Kimler böyle zügürtün huzurunda egilsin ?
Şöyle bir dairede müdür bile degilsin,

Ne çıkar ögrenmişsin mesahasi (pi) diye,
Geçti Bor'un pazarı sür eşegi Nigde`ye

Bilmem ki ne olmaktı senin gayen, maksadın?
Fare gibi kitaplar arasında yaşadın,
Ne dans ettin, eglendin, ne de sevdin kız, kadın,

Kim dedi ey serseri gençligine kıy diye ?
Gecti Bor`un pazari, sür eşegi Nigde`ye!

Gönul ne çalgi ister, ne eglence, ne de dans,
Ne güzel kadınlarin önlerinde reverans,
Kapandıkca kapandı bunca yıldır kahpe şans,

Ihtiyarlik gölgesi perde çekti dideye,
Gecti Bor`un pazari, sür eşegi Nigde`ye!

Firsati iyi kolla, olma sakin dangalak,
Genc iken vur partiyi, durma, ye, keyfine bak,
Sonra ic sampayyalar, viskiler, bardak bardak,

Dokunuyor uc kadeh simdi bizim mideye,
Gecti Bor`un pazari, sur esegi Nigde`ye!

Hasan`in boregine vaktinde yetismeli,
Hic durmadan govdeye atistirip sismeli,
Yanip da kavrulmadan mukemmelen pismeli

Sonra seni almazlar hicbir yere cig diye
Gecti Bor`un pazari, sur esegi Nigde`ye!

Namdar Rahmi Karatay

4 Mart 2012 Pazar

Hayatın Anlamı, Mutluluğun Mayası Sevgi..

Düzenle

Hani bazen öyle anlar vardır ki, sevgide sınır tanımazsınız..Yüreğinizi öylesine açarsınız ki, başka bir şey düşünmeniz adeta imkansız hale gelir. Öyle ki, tek gayeniz hayatın getirdiği kargaşanın derinliklerinde kaybolup, yaşanamayan,yüreğinizin tozlu raflarında bir kenara atılan, unutulmaya yüz tutan gönül ilacınızı o tozlu gönül hanenizden çıkarmak ve sunmak..
Çünkü insan sevgisiz yaşayamaz. Hayatın anlamı, mutluluğun ilacı, insanın mayası sevgi..İnsan özünden uzak kalabilir mi? Sevgi sözde değil özde yaşanır. Dolayısıyle yüreğinde özünde bunu hissedemeyenlerin, kalpsizlerin, merhamet vijdan duygusundan yoksun, hayatı madde üzerine şekillendirenlerin sevgiden söz etmesi mümkün mü?
Hem dünya nimetlerine sıkı sıkıya bağlanacaksın, hem maddi kazanımların ince hesapların peşine düşüp hırsına hırs katıp önüne çıkanları ezip geçeceksin sonra da sevgiyi yaşamaktan söz edeceksin .. Bu anlamda bir sevgi ancak sözde ifade edilen öze inememiş bir sevgidir..Böyle kişilere sevgi ile yaklaştığınızda; karşılık olarak gördüğünüz tepki size bir tokat gibi gelir. Neye uğradığınızı şaşırır, duygu dünyanızda adeta şok etkisi yaşarsınız, travma geçirirsiniz. Kendinize gelmeniz zaman alır.
Sevginin en çok yazılıp konuşulduğu dönemdir,içinde yaşadığımız dönem..Zira, yaşayan azaldıkça konuşanlar çoğalıyor..Konuşulan ve yazılan sevgi yürekte taşınamayan taşan sevgidir. O yüzdendir ki, her gün karşılaştığımız asık suratlı, mutsuz, umutsuz,karamsar görünümlü insanlar yüreklerinde sevgi hissi olduğunu unutanlar yaşayamayanlardır.
Oysa, Sevgiyi asıl söyleyen,yaşamaya vesile kılan bedenin bütünüdür. Çünkü insanın içini gerçek manada sevgi donatırsa, bütün vücut ruhun dili olur. Sevgiyi yaşayan aldığı nefes, attığı adım sevgi olur. Sevgi ayrı ve özel bir eylem olarak görünmez sevende... Çünkü onun her işi, her sözü, her özelliği sevgiden ibarettir.Sevgi insanı, havasız susuz ekmeksiz yaşayabilir ama sevgisiz yaşayamaz.
Sevgide pazarlık olamaz. Herhangi bir ticari ilişki de alma verme hesapları da söz konusu değildir. Sevmek için bir sebepte gerekmez. Çünkü sevgi emektir, sevgi fedakarlıktır, sevgi sevdiğinde fani olabilmektir. Sevği, sevdiğinin “ hadi dediğinde” nereye ?diye sormamaktır...
Böylece sevmeyen ve böylesine sevilecek olanı bulamayan, sevginin uzağındadır.
Öyleyse, en çok sevilmesi gereken, bu muhteşem duyguyu yoktan yaratıp yüreklerimize hediye edendir. En çok sevgi, sevmeyi bize öğretene olmazsa, sevgiye saygısızlık yapılmış olmaz mı?

En çok Allah'ı sevmemek, sevginin öz kaynağından koparılmasıdır.
Kaynağından koparılan sevgi, sevgi olmaktan çıkar ve sahte bir görünüme bürünür. Her şeyin sahtesi kötüdür, çirkindir, çekilemez ama, sevginin sahtesi, ne yenir, nede yutulur. Sevginin sahtesi hiçbir şeye benzemez. Çünkü sevgi samimiyetle mayalanmadan kendisi olamaz, varlığını bulamaz, özelliklerini kazanamaz.


Bize bu güzel duyguyu bahşeden Rabbimize ne kadar şükretsek azdır..Sevgi ustası Yunus Emre’nin “Yaradılanı severim, Yaradandan ötürü” sözü ile bizler de yüreğimizdeki sevgi mayamızı eksiltmeyelim.Yaratılan her şeye karşı sevgi borcumuzu ödeyelim..Kaldı ki,hayatta ki mutluluğumuz, yaşama sevincimiz sevgiyi yaşamamızla mümkün oluyor.Yaşama sevinci sevgiyle kalplere doluyor…
Hanife MERT

İyi Niyetli ve Güzel Düşünceli Olmak..

Hüsn-ü zan, yani iyi niyetli ve güzel düşünceli olma insanın iç güzelliğini ve hayırhahlığının bir göstergesidir. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
Şu üç özelliği taşıyan müslümanın kalbinde hıyanet ve kin bulunmaz: Allah için ihlaslı amel, bütün Müslümanlara karşı iyi niyetli ve nasihatçı olma ve fikir ve amelde Müslümanlarla birlik olma.
Müslüman, insanlar hakkında zahirde görecekleri ile hükmetmeli: zan, şüphe, dedikodu ve evham ile başkalarına iftiradan uzak durmalıdır.
İnsanların gizli şeylerini ortaya çıkarmak, özel işlerine burnunu sokmak ve namusları hakkında ileri geri konuşmak müslümanın ahlaki vasıflarından değildir. Ancak Müslüman zahirde gördüğü ile amal eder. Ne gördü ise onu söyler. Şüphe ve zan ile hükmetmez.
Müslüman başkalarının aleyhinde konuşmaz. Zira kalben inanır ki konuştuğu her kelime bir melek tarafından kaydedilmekte, her hareketi yazılmaktadır.
" Müminler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki namazlarında derin saygı içindedirler. Onlar ki faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler. Onlar ki zekatı öderler. Onlar ki ırzlarını korurlar.

"Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allaha karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin. (Müminûn 23/1-5)
alıntı
 

Gülüşünü Sevdiğim Yar- Erdoğan Şimşek






Gülüşünü sevdiğim yar
Aklımdan öyle geçersinki
Sen öylesine esen bir yelsinki
Geçerken neler titrer bilmezsinki
Düşlerimde yolcusun sen
Varsın yada yoksun sen
Ben neylerim bu gönülü sensiz
Esipte gel birden habersiz
Erdoğan Şimşek


 

HAYAT...




Sonu belli olmayan bir yoldur hayat. Önüne ne zaman, neyin
çıkacağını bilemezsin.... Bazen bir şeyler alır götürür senden,
tutamazsın...! Bazen de hayatın getirdiklerinden kaçmak
istersin, ama kaçamazsın... Böyledir hayat, bir türlü
anlayamazsın...Ve bir gerçek vardır: "ACIYI tatmadan,
MUTLULUĞU tadamazsın...
Üzülme! Dert etme can!
Görebiliyorsan,
Dokunabiliyorsan,
Nefes alabiliyorsan,
Yürüyebiliyorsan,
Ne mutlu sana!
Elinde olmayanları söyleme bana
Elinde olanlardan bahset can!…
Üzülme!
Geceler hep kimsesiz mi geçecek?
Gidenler dönmeyecek mi?
Yitirdiğin her ne ise
Bir bakarsın yağmurlu bir gecede
Veya bir bahar sabahında karşına çıkmış

Bil ki Güzellikler de var bu hayatta
Gel git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin?
“Hüzün olgunlaştırır”
“Kaybetmek sabrı öğretir...”