29 Ekim 2018 Pazartesi

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun


"Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun idare Cumhuriyet idaresidir." M. KEMAL ATATÜRK
"Bir ulusun onuru, namusu ve insanlığı iki şeye bağlıdır: özgürlük, bağımsızlık. Türk ulusu büyüktür. Özgürlüğü ve barışı sever. Canı pahasına da olsa, Cumhuriyeti sonsuza kadar yaşatacak güçtedir. Ve yaşatacaktır… "M.KEMAL ATATÜRK

Cumhuriyet, Türk milletinin yüzyıllar boyunca, özgürlük ve bağımsızlığı uğruna çektiği acıların ve topyekün verdiği mücadelenin sonucunda kazandığı zaferin ürünüdür. 1923 yılında ona en uygun olan, ona yakışan yaraşan bir yönetim biçimi olan Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Cumhuriyet bir yaşam biçimidir. Çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmada bir köprüdür. O bir Fazilettir, erdemdir, bağımsızlıktır. Atatürk'ün bize armağanı, gözümüz gibi sahiplenebileceğimiz bir emanettir.


Bütün çekilen çilelerin, yapılan fedakârlıkların bilincinde olmalı ve Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet yaşamasını sağlamak için var gücümüzle mücadele etmeli. Bu sorumluluğu bizden sonraki nesillere aktarmak hepimizin boynunun borcu olmalıdır...

Bu vesileyle Cumhuriyeti kurarak bize özgürlüğümüzü ve bağımsızlığımızı hediye eden, başta Gazi Mustafa kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile, canını, malını, varlığını bu vatana feda eden tüm şehit ve gazilerimizi minnet ve şükranla anıyoruz.

Cumhuriyet Bayramımız hepimize kutlu olsun.


Muhabbetle
Hanife Mert

28 Ekim 2018 Pazar

Mehmetçiklerimiz Donarak Şehit Oldular



Ne zordur insanın beynini sözcüklerin istila etmesi... Beyin duvarlarına çarpan her sözcük, kalbine saplanan bir hançer etkisi yapar. Canın acıdıkça yüreğin yanar, kanın donar..! Konuşmak istersin söylenecek her sözcük anlamsız kalır... susarsın...Hangi sözcük sızlayan vicdanın bir nebze de olsa sızısını alır? Hangi mazeret, donarak toprağa düşen fidanlarımıza ve yakınlarının karşısına çıkacak yüzü haklı kılar? Hem de teknoloji çağında... 

   Merak ediyorum bırakın halkını, bu vatanı canı pahasına koruyan Mehmetçiğimize  reva görülen bu durum sorumluların vicdanlarını sızlatmıyor mu? Bu durumdan utanç duymuyor mu..?
 Sorulacak çok soru, söylenecek çok söz var. Ancak her ne söylenirse söylensin etkisiz kalıyor. Duyan olmuyor veya herkes işine geleni duyuyor... 

Şu aşamada;  hem de ekim ayında donarak toprağa düşen fidanlarımızın ruhları şad, mekanları cennet olsun. Yakınlarına büyük sabırlar diliyorum, demekten başkası gelmiyor elimizden...


Utanıyorum Şehidim,
Utanıyorum,
Gürül gürül yanan doğal gazlı evlerde oturmaktan,
ısınmaktan
Senin annenin yüreği yanarken
Gülmekten Utanıyorum!
Sanma ki;
Unutuyor,
Unutturuyoruz.
Unutanları barındırmaktan utanıyorum.
SEN; vatan için bizim için donarak şehit olurken,
Seni Görmezden Gelenlerden Utanıyorum.


NOT: Aziz Nesinin "Utanıyorum Şehidim" isimli şiirini bu güne uyarladım.


Hanife Mert

24 Ekim 2018 Çarşamba

Adımız" Andımız"dır


Her sabah günün ilk ışıklarıya yavrularımızın kararlı, gururlu, coşkulu sesleri ile günaydın sevgili arkadaşlar diye başlayan; Türküm, doğruyum , çalışkanım… diye devam eden yaklaşık seksen küsür yıldır ilkokullarda çocuklarımızın okuduğu andımızı 23 Nisan 1933 yılında Türk çocuklarına armağan eden Dr. Reşit GALİP’tir.

Aynı zamanda dönemin Milli Eğitim Bakanı da olan Dr. Reşit Galip'in  Türk çocuklarına armağan ettiği andımız; 30 Eylül 2013 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti' nin başbakanı tarafından demokratikleşme paketi adı altında yayınlanan paketin maddelerinden biri ile kaldırılmıştı. Görülen o ki, Türk çocuklarının büyük bir coşku ile verdiği söz and demokrasiye aykırı gelmiş.
Yavrularımızın o küçücük yüreklerine zihinlerine ilmek ilmek işlenen andımızda , doğruluk, çalışkanlık, büyüklerini saymanın, küçüklerini sevmenin, vatanını canından aziz bilecek kadar kutsal olduğunu öğrenmesi, Atasının gösterdiği ilim ve irfan yolunda ilerlemesi için söz vermesi, and içmesi sağlanmakta idi. Bu Türk Milletinin yansıması olarak, Türk çocuğundan alınan sözün demokratikleşmeye aykırı olarak görülüp kaldırılması hepimizi derinden üzmüştü. Danıştay'ın Andımızı kaldıran yasayı iptal etmesine  sevinmiştik ki sevincimiz kursağımızda kaldı. Danıştay'ın kararı başta  Cumhurbaşkanı olmak üzere, bazı vekiller tarafından tepkiyle karşılandı. Daha üzücü yanı ise kendisinden demokratik laik eğitim konusunda beklenti içine girdiğimiz Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kararın temyize götürülmüş olmasıdır. Her ne yaparlarsa yapsınlar;  şu bilinmeli ki Türküm diyen kendini "TÜRK" gibi hisseden her "TÜRK", çocukluğunda verdiği anda söze, son nefesine kadar kadar sadık kalacaktır...

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!
Hanife Mert

19 Ekim 2018 Cuma

Maziyi Hatırlamak Bazen İyi Gelir



Eskiden yeterdim kendime
Artardım bile Şimdi ne yapsam nafile! ... 
Ve
Kim demiş ´can eskimez´ diye
Bu can tedirgin tende
Can da eskimiş
Ben de...
Bedri Rahmi Eyüboğlu

İnsan her ne kadar kabul etmek istemese de gençliğinde verdiği hayatta kalabilme var olma mücadelesi, onu ruhen ve bedenen yıpratmıştır. Artık gençlik günleri geride kalmış yorgun, yaşlı ve eskimiş bedeni sona yaklaşmanın verdiği tedirginlikte şairin dizlerinde ifade ettiği gibi...
  İnsanın en verimli üretken olduğu bir dönem vardır. Gençlik, kanının deli aktığı delikanlılık dönemi. Hani taşı sıksa suyunu çıkardığı, bastığı yerden ses getirdiği, her şeye herkese yetiştiği dönem.
  Gün gelir gençliğin elden gittiğini haber verir azaları. Saçlar beyazlar, derileri buruşur, ruhta ve bedende yorgunluklar baş gösterir. Artık güç, kuvvet, anılar, yaşanmışlıklar birer birer rafa kalkar, geçmişe eskiler arasına saklanır. Bu habercilerin haberine kulak vermek istemez insan. Eskimeyi yaşlanmayı kabullenmek istemez. Lakin istemese de can da tıpkı beden gibi, hatıralar gibi tende eskir. Ten kafesine sığamaz olur. Kendini eskilerde geçmişte mazide aratır hale gelir.
  Maziyi hatırlamak bazen iyi gelir insana. Eskiden yaşadığı tüm güzellikler çiçeklenir yeniden kalbinde. Uzun zamandır içinden çıkamadığı sorulardan sorunlardan, yoğunluktan olumsuzluklardan kurtulur bir an da olsa. Yüreğe iyi gelen bu küçük mutluluklar için eski olan her şeye bakmak yeterlidir. Kimi zaman gözlerde nemli yürekte hüzünlü bir hal yaşatsa da, eskiler güzeldir. Anlam doludur, hatıra doludur... Gelecek için umut olur eskimiş yüreklere...

Muhabbetle
Hanife Mert

2 Ekim 2018 Salı

Cehennem Sevgisiz Yüreklerde Yaşanır



Yaşadığımız dünyada insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu şeydir sevgi. Zira insanın mayası, ruhunun gıdasıdır. İnsan olduğunu hissettiren, hayatına anlam katan bir duygudur. Sevgi özünde güven, saygı, şefkat, merhamet gibi insanı insan yapan erdemleri barındırır. Böyle olmasına rağmen,  yüreklerden  sözcüklere inmiştir... Anlam değişikliğine uğramıştır...
  

   Sevgiyi yüreğinde hissedemeyen insanlar, sevginin özünü oluşturan güzelliklerden uzak kalmış demektir. Sevgisiz insanlar yüreklerinde yalnızlık, değersizlik, kin, nefret ve kıskançlık duygularının kıskacında bocalar dururlar. Böyle insanların hata yapma eğilimi yüksektir.

  Ruhun gıdasıdır sevgi. Nasıl ki yeterli beslenemeyen, midesini aç bırakan bir insanın vücudunda bir süre  sonra biyolojik olarak bir takım hastalıkların oluşması kaçınılmaz ise, ruhu sevgi ile beslenememiş aç bırakılmış bir insanda da ruhen bir takım hastalıkların oluşması kaçınılmazdır.

    Böyle bir durumda Dostoyevski'nin "Cehennem insan yüreğindeki sevginin bittiği yerdir”sözünde ifade ettiği sevgisiz insan modeli çıkar ortaya. Böyle insanların çokluğu savaşların ,haksız yere ölümlerin,tacizlerin tecavüzlerin, adaletsizliğin, haksızlığın, açlığın, sefaletin yoğun yaşandığı bir dünyaya ortam hazırlar. Ülkemizde de yaşanan kadın çocuk cinayetlerinin, tacizlerin, tecavüzlerin,   hayvanlara yapılan insanlık dışı zulümlerin çirkinliklerin temel sebebi sevgisizlik olsa gerek. İlginçtir ki, sevgisizlik suçunu işleyenlere; "pişman mısın? " diye sorulduğunda, pişman olmadıklarını söylerler. Çünkü bu durumda vicdan, merhamet, hoşgörü, sevgi, saygı duyguları devre dışı kalmıştır. Böyle insanların olduğu yerlerde hayat diğer insanlar için çekilmez bir hal alır. Kendilerini güvende hissedemezler. Kaldı ki, bu insanların ne zaman, nerede, ne yapacakları önceden tespit edilemez.

   Sevgisizlikten kaynaklanan olayların önüne geçebilmek için, artık insanlara sevgiyi öğretmek elzem bir ihtiyaç haline gelmiştir. Tıpkı Erich Fromm’un  Sevme Sanatı isimli kitabında ifade ettiği gibi, "doktorluğu,mühendisliği,öğretmenliği, marangozluğu öğrendiğimiz bunlara emek ve zaman verdiğimiz gibi sevme sanatını da öğrenebilmemiz gerekmektedir.


  Sevgimizi ve onun özünde barındırdığı güzellikleri yaşamalı, göstermeli ve bu yaşantımız başkalarına da referans olmalı. Bu sayede İnsanlığın hak ettiği barış, kardeşlik ve adil bir düzenin hüküm sürdüğü bir dünyada rahat, huzur ve refah içinde yaşayanların çok olduğu bir düzen kurulabilsin...
Muhabbetle
Hanife Mert

20 Ağustos 2018 Pazartesi

Kutlu Olsun Kurban Bayramınız


Klışeleşmiş bir söz vardır, hani hepimizin geçmişe olan özlemini ifade etmek için kullanırız. ”Nerede o eski bayramlar” cümlesi ile başlayan; her birimizin hayalinde farklı anıları çağrıştıran bir söz. Biz bu özlemi dile getirirken, hiç birimiz eski bayramları bayram yapan o dönemlerde yaşayan insanımızın kültürel, milli ve manevi değerlere olan bağlığını sorgulamayız. 

Elbette eski bayramlar çok güzeldi, çok heyecan vericiydi. Bayramdan bayrama alınan bayramlık elbiselerimizi başucumuzda saklar, heyecanla sabahın olmasını beklerdik. 
Annelerimizin babalarımızın gözünde hissederdik o heyecanı o telaşı... 

Özellikle arefe günlerinde kıyasıya bir hazırlık yapılırdı. Onların heyecanı telaşı herkese her yere yansırdı. Çünkü o güzel insanların güzel düşünceleri ve güzel zihniyetleri ile güzelleşirdi eski bayramlar... İnsanların düşünce ve hayat felsefeleri değiştikçe bayramların da ifade ettiği anlam değişime uğradı.
Bayramları bayram yapan örf ve adetlerimiz, aile sevgi ve bağlılığımız, konu komşu düşüncelerimiz ve en önemlisi dini emirleri göz ardı etmememiz iken şimdi her şeye bir cevap bularak geçiştiriyoruz. Kurban kesmeyi hayvan eziyeti olarak görmek yada derin dondurucuları etle doldurup 6 ay o eti yemek marifetmiş gibi, el öpme yerine mutat cep mesajlarından atma, cafelerde oturma, tatile kaçma olarak algılıyoruz. 

Her şeyi unuttuğumuz gibi bayram keyfini, sıcaklığını, samimiyetini, ruhani değerlerini unutup, geleceğe aktarmayı ihmal edip sonrada ''nerde o eski bayramlar'' diye yakınıyoruz. Kabahat kimde hızla koşan zamanda mı, o koşan zamanı yakalayacağım derken eldeki kuşu uçuran bizde mi?
Dileğim odur ki; her şeye rağmen bayramlarımızın özlemini çektiğimiz eski bayramların tadında, sevincinde yaşanması, küsleri barıştıran, insanları kaynaştıran, açları doyuran, savaşları sonlandıran, çocukları sevindiren, ülkeme, milletime tüm İslam ve insanlık alemine barış, sevgi, saygı, kardeşlik, güven, adalet, huzur ve mutluluğu hakim kılan bir dünyada bayramı yaşamak...


Bayramlarınız bayram tadında geçsin...


Muhabbetle
Hanife Mert                                                                         

20 Mayıs 2018 Pazar

DOKSANLARA DOKUNDUM

Önce derin bir iç geçirir, sonra da "hey gidi günler hey!" deriz dünü anlatırken. Dudak kıvrımlarımıza  yarı tebessüm yerleşir, nemleniverir gözlerimiz, dalar gider uzaklara. Yüreğimize de hüzün çöküvermiştir. Sonra pişmanlıklar, keşkeler sarıverir zihnimizi  bir sarmaşık gibi. Hayıflanırız kendi kendimize, elinden oyuncağı alınmış bir çocuk edasıyla... Ne yazık ki artık  dün  geçmiş ve yerini bugüne bırakmıştır. Dün ister bir gün, isterse bir, on, yirmi... yıl olsun geçmiş ve gitmiştir. Giderken de yürekte, zihinde ve gözlerde imzasını bırakmıştır.

 Her bitiş yeni başlangıçlara gebedir. Bitişler hüzünlendirse de başlangıçlar umut ve sevinci müjdeler... Yeniler umutlandırır beni, umutlarım sevinci ve mücadele gücümü arttırır... Zira karanlık korkutur, aydınlık ise huzur verir bana...

  1990 yılı ve sonrası, ülkemin üzerine bir balyoz gibi inen 12 Eylül 1980 karanlığı son bulmuş, aydınlanma çabalarının sonuç vermeye başladığı, ancak izlerinin tamamen silinmediği bir dönemdir. Umutlu ancak temkinli bir ilerleyişti...
  
Yıllar geçtikçe zaman değişiyordu. Buna bağlı olarak insanların ihtiyaçları, beklentileri, düşünceleri, istekleri, öncelikleri değişmeye başladı. Bu değişim onun hayat felsefesini ve yaşam biçimini de etkiliyordu.  Dolayısıyla  bu etki  toplumun sosyo- kültür ve sosyo- ekonomik yapısı  üzerinde yavaş yavaş hissediliyordu...

 Bir dönemin kapandığı ve  yeni bir döneme merhaba dediğimiz bir yıldır 1990 yılı...
  
 Sevginin, saygının, samimiyetin, vefanın, hatırın, gönül almanın önemini yitirmediği bir dönemdi 90'lar. Yardımlaşmanın, komşuluk, arkadaşlık ilişkilerinin  saflığını ve samimiyetini bozmadığı, büyüklerin sayılıp, küçüklerin sevildiği dönemdi. "Önce  selam eder ellerinizden öperim" diye başladığımız ve cevabını heyecanla beklediğimiz mektuplarımızın, özenle seçip, büyük bir özlemle uzaktaki akrabalarımıza, arkadaşlarımıza gönderdiğimiz  bayram ve yılbaşı tebrik kartlarının olduğu bir dönemdi. Telefon kulübelerinden jetonla, sonra kartla ve tuşlu telefonlarla sevgimizi, özlemimizi ilettiğimiz, yüreğimizdeki yangına su serpiştirdiğimiz dönemdi...

90'ların sonlarına doğru el telsizini andıran cep  telefonlarıyla tanıştığımız, herkesin birbirine caka sattığı dönemdi. " O aldıysa ben neden almayayım" rekabetinin yapıldığı dönemdi... Japonların görüntülü telefon ürettiğini duyup da "hadi canım, daha neler" dediğimiz dönemdi 90'lar... Gazetelerin satış tirajını arttırmak için kuponla bir kısmının ansiklopedi, kitap, yabancı dil eğitim seti verirken, bazı gazetelerin ise tencere, tava, tabak, çanak, bardak gibi mutfak eşyasını verdiği dönemdi.
Ansiklopedi, kitap, yabancı dil eğitim setini kabul etmek mümkünken, tencere tavanın veriliş sebebinin tüketimi arttırmak, insanları tüketmeye teşvik etmek  adına yapılmış bir eylem olduğunu düşünmeden edemiyorum... Bu konudaki yorumu okuyucuya bırakıyorum...

Merdaneli çamaşır makinelerinin yerini otomatik çamaşır makinelerin aldığı, renkli televizyonların TRT 1-2-3  kanallarının dışında Star, Star1 gibi özel televizyon kanallarının hayatımıza girmeye başladığı dönemdi...

Aile bireylerini bir araya toplayan ilgi odağımız haline gelen  "Yalan Rüzgarı, Rosalinda gibi pembe dizilerin hayranı olduğumuz, "Kara Şimşek", "Alf" gibi daha pek çok yabancı dizilerle; soluksuz izlediğimiz "Bizimkiler", Süper Baba", "İkinci  Bahar" gibi bizi esir alan Türk dizilerinin kaçırılmadığı bir dönemdi. Aslında bu diziler bizi bir araya toplarken özümüzde yalnızlaştırıyor muydu? Belki de o dönemlerde temeli atıldı bu günkü yalnızlığımızın, kim bilir...
Salonun ortasına kurulan ve gürül gürül yanarak iliklerimze kadar ısıtan, üzerinde kestane pişirdiğimz, ekmek kızarttığımız, çayımızı demlediğimiz büyük kuzuneli sobaların yerine, gaz sobası, katalitik, elektirik sobası gibi yandığında sadece kendi çevresini bile zor ısıtan sobalarla tanıştığımız dönemdi... Evlerimizin en fazla iki, üç, dört katlı olduğu, çok katlı devasa binaların olabileceğini hayal bile edemediğimiz bir dönemdi... Arnavut kaldırımı sokaklarımızın, asfalt yolla değiştirildiği dönemdi. Bakkalların işlevlerini yavaş yavaş market, süper market, hiper marketlerin aldığı dönemdi 90'lar.

Dershanesiz sınavların kazanıldığı, Milli Eğitim Sistemimizin şimdiki gibi yap boz tahtasına çevrilmediği, siyasetin, ekonominin takibinin seçilmiş hükümetlere, vekillere, bıraktığımız dönemdi.

  Davranışlarımızın özel hafiyesi evde, sokakta, gezmede, okulda ve işte hareketlerimizi adım adım izleyen, her yanlışımızda içimize korkular salan "el alem ne der?"  endişesinin etkili olduğu, özgürlüğümüzün mahalle sakinleri eliyle kısıtlandığı bir dönemdi 90'lar. O zamanlarda bize olmadık zulüm yaşatan o "el alem" el mi değiştirdi? Şimdilerde görmek pek mümkün değil de... 
Dini bayramlarda büyüklerin ziyaret edildiği ellerinin öpüldüğü, evlerimizin ziyaretçi akınına uğradığı bir dönemdi 90'lar...

İçimize yavaş yavaş girmesine rağmen hızla adapte olduğumuz değişim rüzgarı bizi tüketime doğru itiyordu hiç fark ettirmeden. Rahatı sevdik, konforu sevdik, üretmeden tüketmeyi çok sevdik. Bu uğurda bizi biz yapan bir çok değeri kurban etmekten çekinmedik. Bu gün her birimiz onca kalabalıklar içinde yapayalnız gezen, en yakınından bile haberi olmayan fertler haline gelişimiz, bu kurban ettiğimiz değerlerin bir sonucu olsa gerek...

 Muhabbetle,
Hanife Mert

17 Mart 2018 Cumartesi

Çanakkale Zaferi

      
      “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı
       Düşün altında binlerce kefensiz yatanı...”

Bastığımız bu topraklar ki, birçok destana, zorlu mücadelelere şahitlik etmiştir. Bu topraklar ki her metre karesi aziz şehitlerimizin kanıyla sulanmış, yüz binlerce vatansevere mezar olmuştur. Bu topraklar ki yedi düvele meydan okumuş halkımızın mertliği, yiğitliği, hak ve adaleti, sabrı, insani duyguları ile harmanlanmış kutsal topraklardır. Bu topraklar ki insan olmanın, zor şartlarda top yekün mücadelenin, insanlık derslerinin örneklerinin verildiği topraklardır.

Aşağıdaki örnek sadece bir tanesidir;

Çanakkale Savaşlarında savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor: "Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirsiniz.Hiç unutmam. Savaş sahasında dövüş bitmişti.Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zaiyat vermişlerdi. Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım.Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeride kendi gömleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu.Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık:

- Niçin öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
-"Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı.Bir şeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok. İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün".
Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı. O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşlarımı dondurduğunu hissettim.Çünkü, Türk askerinin göğsünde bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı.Az sonra ikisi de öldüler..."

Fransız Generali BRIDGES

Çanakkale Savaşları komutanı.

Çanakkale zaferi; çelikleşmiş bir millet iradesinin, vatan, millet, bayrak aşkının, geleceğe olan güvenin, hürriyet sevdasının, Mustafa Kemal Paşanın önderliğinde eriyle, komutanıyla, genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla, kızıyla top yekün olarak yazdığı şanlı bir yeniden dirilişin destanıdır. Türk milletinin bir diriliş mücadelesidir!

Bu destan artık ömrünü tamamlamış bir çınardan yeni ve güçlü bir filizin doğmasıyla sonuçlanmıştır.

Yüz binlerin kanıyla vatan yapılan bu topraklarda,Türk ve dünya tarihinde benzersiz bir deniz ve kara savaşlarının yapıldığı yerdir Çanakkale. Hepsinden önemlisi, bir milletin kutsal saydığı değerler ve vatan toprağını savunmada gösterdiği eşsiz bir kahramanlık mücadelesidir.

Her karesi buram buram kahramanlık, mertlik, insanlık, vefa kokan Çanakkale Zaferinin milletimiz için ne anlam ifade ettiği,vatan, bayrak, devlet sevgisinin ve bağımsızlığın önemi iyi idrak edilmeli. Çanakkale ruhu yeniden canlandırılmalı gençlerimize ve bu ruhtan bihaber insanlarımıza iyi anlatılmalı...

. Destanlar yazarak zafer kazanan Cennet vatanımız ve kutsal değerlerimiz uğruna canlarını feda eden, Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, aziz şehitlerimizi rahmetle, minnetle ve saygıyla anıyoruz. Ruhları şad olsun.



Muhabbetle,

Hanife Mert

19 Şubat 2018 Pazartesi

12. Ankara Kitap Fuarında İmza Gününün Ardından



Sayılı gün çabuk gelirmiş, geldi de.. Bloğumdan, facebook hesabımdan,instagram ve twetter gibi sosyal medya hesaplarımdan duyurusunu yaptığım 12. Ankara Kitap Fuarında imza günümü yaptım. Çok yorucu olmasına rağmen bir o kadar da keyif verici mutlu edici bir gün geçirdim. İmza günüm 16 Şubat Cuma günüydü. Eşim beni Ankara'da okuyan kızımla birlikte perşembeyi cumaya bağlayan gece  saat 3.30 da Mersin Forumun önünden Havaşa bindidirdi.. Çünkü uçağımız Adana Şakir Paşa Hava alanından 7.30 da kalkacaktı. Uçağa yetiştik. 8.30 da Ankara Esenboğa Hava alanına indik. Havaşla Kızılaya oradan taksiyle fuarın yapıldığı ATO Congresiuma geldim. Başkent Edebiyat Sanat ve Kültür Derneği standında bana ayrılan bölüme Düş Batımı ve Bakış Acısı  kitaplarımı dizdim ve beklemeye
başladım. Beklerken de Derneğin yöneticileri Özcan Kartal Bey, İnayet Millidere Hanım ve birlikte imza günü yaptığımız  şair Gülay Göktürk Hanımla sohbet ettik. Onun da "Bir Annenin Çilesi, Kadının Adı Yar ve Ahde Vefa" gibi çok duygulu şiir kitapları vardı.

 Biz sohbete dalmışken gözüm karşıdan gelene takılıverdi. Aaa bu Müjde dedim ve ayağa kalktım. Müjde bucurukveben.blogspot.com.tr yazarı, elinde çiçek demetiyle bana doğru geliyordu. Orada birbirimize sarılıp yılların hasretini giderdik. Müjde'yle telefonda, facebook sohbet köşesinde ve bloglarımızda paylaştığımız yazılara yaptığımız
yorumlarla birbirimizi iyi tanımış çok sevmiştik. Bazen fikir ayrılığına düşsek bile bu durum sevgimizi dostluğumuzu hiç etkilemedi... Saygı çerçevesinde dostluğumuzu bugünlere kadar taşıdık. Dilerim bundan sonra da aynı şekilde devam eder...

Müjde;" beni yemeğe götürmek istediğini" söyledi. Onu kıramadım birlikte kafeteryaya indik. Sohbet ve çay eşliğinde yemeğimizi yedik. Gelen olur düşüncesiyle sohbeti yarıda kestik ve tekrar standa döndük. Döndüğümde Milliyet Blog arkadaşlarımdan Refik Başdere Bey kitabı almış biraz beklemiş, gecikeceğimi düşünerek gidiyormuş ki, yakaladık. Kitabını imzaladım, ayak üstü mini bir sohbetin ardından Müjde'yi ve Refik Beyi uğurladım.

İmza günüm umduğumdan keyifli ve bir o kadar da huzurlu geçti. Stand bir ara boş kalmıştı ki, cep telefonuma gelen mesaj beni mutlu etmişti. Yine (http://nurmer.blogspot.com.tr/ ÇINAR isimli  arkadaşım beni bulamadığını yazmış, ben de ona yerimi tarif ettim. Kısa sürede buldu ve yanıma geldi. Birlikte uzunca keyifli bir sohbet ettik...

 İmza günüm akşam saat 20:00'de sona erdi. Uykusuzluk ve yorgunluk olsa da yaşadığım güzellikler enerjimi etkilemedi. Ankara çok güzel, çok beğendim. Ancak ulaşım beni çok yordu. Kendi kendime burada yaşamak bir çile, dedim. Çünkü Mersin'de istediğim yere tek dolmuşla ulaşabiliyorum.  Otobüs, metro, ankaray ve sonrasında havaşa binebildik. Saat 15:00'da hava alanına geldik. Kızım beni bırakıp gitti. Ben işlemlerimi yaptırıp bekleme salonunda kapının açılmasını beklemeye başladım.




Sırada Antep uçağı yolcuları vardı. Onlar kontrollerini yaptırıp geçtikten sonra kapılar kapandı. Ardan 5-10 dakika geçmişti ki, iki tane bey geldi. Ellerinde çantaları, oradaki görevliye "geç kaldıklarını kendilerini içeri almalarını" istedi. Görevli " uçağın kapılarının kapandığını onları içeri almanın mümkün olamayacağını" söylediğinde; orta boylu, şişmanca, esmer, lacivert takım elbiseli bey bağırmaya başladı." Sen beni içeri almak zorundasın. Ara kimi arıyacaksan  beni içeri alsın, ben bugün bu uçağa binmek zorundayım" dedi. Görevli aynı sakinliğini muhafaza ederek;" yapamam beyefendi, sizi içeri alamam" dedi. Bu defa adam iyice hiddetlendi görevlinin üzerine doğru yürüdü;" sen benim kim olduğumu biliyor musun?" diye bağırmaya başladı. Görevli; " bilmiyorum" dedi. Adam; "ben belediye başkanıyım. Ara ve telefonu bana ver, sen bana yardımcı olmuyorsun" diye tekrar bağırdı. Görevli  aynı sakinlikle"uçuşunuzu diğer sefere aktarabilirim ancak"dedi. Adam bunu da kabul etmedi. Görevliye küfür ederek oradan uzaklaştı...

Adamın arkasından uzun uzun düşündüm. Sen bir başkan, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı, kral padişah... olabilirsin, insan olmadıktan sonra neye yarar?.. Sana hasbel kader verilmiş bu ünvanın misyonun gereğini, bir başkasını aşağılayarak, onu rencide ederek gösteriyorsan neye yarar ki? Bu zihniyette olanlar  şunu hiç bir zaman idrak edemiyorlar; kendilerine bu misyonu aslında bu insanlar yükledi...  Üstlendiği makama o küçük gördüğü maraba gibi gördüğü bu halk getirdi. Öncelik, saygı ve sevgi halkındır. Ama bizim yöneticilerimiz bilgiden görgüden uzak oldukları için,  başkan olmaktan anladıkları; asarım, keserim, döverim, kızarım mantığından görgüsüzlüğünden kendilerini alamıyorlar maalesef...

Yazımı  Hz. Ömer'in "Kişiliğini makamdan alanlar, makamları gidince kişiliksiz kalırlar" sözüyle bitirmek istiyorum... Yine rahmetli Yaşar Hocamın " makamın şereflendirdiği değil, makamı şereflendiren ol" sözü de bu kişilere iyi bir referans olmalı...

Sevgi ve muhabbetle

Hanife Mert

9 Şubat 2018 Cuma

ANKARA KİTAP FUARI/ İMZA GÜNÜ


16 Şubat 2018 Cuma günü 12. Ankara Kitap Fuarı kapsamında, ATO CONGRESIUM Asma kat C-3 Başkent Edebiyatı Derneği standında Bakış Acısı ve Düş Batımı isimli kitaplarımı imzalayacağım.
Ankara'da bulunan ve müsait olan tüm blog dostlarımı, kitap severleri imza günüme bekliyorum. İmza günü saat 10:00 da başlıyor akşam saat 20:00 da sona eriyor. Son dönemlerde Bakış Acısı kitabımın yeni çıkmış olması, onun tanıtım  organizasyonları ve kitap fuarı gibi nedenlerden dolayı  bloğumu ve siz değerli dostlarımı ihmal ettiğimin farkındayım. Bu durumu fırsat bilip arzu eden blog dostlarımı Ankara'da görmek ve tanışmak beni son derece mutlu eder.

İmza Günü bahane tanışmak ve sohbet etmek şahane...

Sağlıcakla, mutlu kalın.

Hanife Mert

10 Ocak 2018 Çarşamba

BU FIRSAT KAÇMAZ!!!




Hem Düş Batımı hem de Bakış Acısı isimli kitaplarımın yayımlanıp okurlarımla buluşmasını sağlayan Gece Kitaplığı Yayınevi ülkemizde kitap okuma alışkanlığının düşüklüğünü de dikkate alarak bir kampanya başlatmış. 

Bu kampanyada benim kitaplarım ve Toygar Yılmaz'ın Seni Ben Büyüttüm Unutma isimli kitabıyla birlikte 30,00 tl'den (Otuz) satıyor. kitapçıya gitmeden, internetten adresle kredi kartıyla uğraşmadan, whatsApptan sipariş veriyorsunuz, hatta kargo bedeli bile ödemeden bu muhteşem kitaplara sahip oluyorsunuz...
Ben de siz değerli blog dostlarımı bu kampanyadan haberdar etmek istedim.


Daha ne olsun!!! Muhteşem bir kampanya...:) Oturduğunuz yerden sipariş veriyorsunuz, kitaplar evinize kadar geliyor, hem de kargo bedava... Yayınevimi bu  davranışından dolayı kutluyorum



Muhabbetle,

Hanife Mert

6 Ocak 2018 Cumartesi

Dünyayı Sevgi Kurtaracak

"Yaşadığın yeri, cennet yapamadığın müddetçe, kaçtığın her yer cehennemdir."

Yaşadığı yeri güzelleştirmek için yaratılan insan, var oluşundan beri kendini hep bir mücadelenin içinde bulmuştur. Bu mücadele; yaşanılan yere, zamana ve gelişen şartlara göre değişiklik gösterse de çoğu zaman güç savaşına dönüşmüştür. 

Yaratılışı aynı olmasına rağmen kendinden daha zayıf, daha farklı olanı ezerek, ötekileştirerek, onun varlığını yok etme pahasına, kendi varlığını ortaya koyma savaşını yapmaktadır. 

Herkesçe bilindiği üzere dünyada rahat yok. Ortalık yangın yerine döndürülmüştür. Her yerden kan, irin, kin, nefret, zulümler fışkırmaktadır. Nehirlerden su yerine kan akmaktadır. Sabi sübyan ne olduğunu anlamadan, dünyayı tanımadan, hayatı anlamadan katledilmekte... İşkenceler, tacizler, tecavüzler, haksızlıklar, hukuksuzluklar, saygısızlıklar, sevgisizlik, güvensizlik sonucunda; karamsarlık, umutsuzluk ve korku sarmış bedenleri... Açlık, sefalet, ihanet, vicdansızlık karartmış yürekleri. 

Sebep gücü kaybetmeme, tekelinde bulundurma çabasında olanların dünya ve insanlık üzerindeki etkileri... Düzeltmek için parmağını dahi kıpırdatmayanlar yüzünden dünya cehenneme çevrilmiş durumda...

"Okuyun, okuyun çünkü mürekkebin akmadığı yerden, kan akıyor" diyor şair. Hal böyle iken, ben/ biz ne yapabiliriz? demeden eli kalem tutan, fikir üreten her fert dili döndüğünce, bilgisi yettiğince elinden geleni yapmalı. Sait Faik Abasıyanık'ın "dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak herşey" sözünde ifade ettiği gibi, güzelleştirelim etrafımızı... Unutmayalım ki, insan düzelirse dünya düzelir... 

Toplumları bir kurt gibi kemirip yok etmeyi hedefleyen cehaletin panzehiri olan eğitimin  kalitesinin yükseltilmesi, bilim ve aydınlanmanın ışığında çağdaş seviyeye çıkarılması ile istenen hedefe ulaşılması sağlanılmalı. Bataklıklar kurutulmalı...

Bu anlayış çerçevesinde insanın kendini tanıması, bilimin ışığında eğitmesi, çağdaş bir birey haline getirmesi etkili bir yöntem olmakla birlikte; hayatımıza anlam katan varlığımızın sebebi olan sevginin yüreklerde filizlenmesi, ruhun manevi anlamda doyuma ulaştırılması kısaca sevginin yaygınlaştırılması bir çok sorunun önüne geçecektir. Dünyayı sevgi kurtaracak, insanı ve yaratılanı sevmekle başlayacak herşey. 

Sevginin hakim olduğu, insanlar arasında güvenin sağlandığı, vicdanların rahat ve huzurlu olduğu, tüm kötülüklerin yok olduğu bir dünyada yaşamak dileğiyle...

Muhabbetle
Hanife Mert

Değer mi Hiç

Dünya değişim ve gelişim çağında.  Zaman değişiyor buna paralel olarak  teknolojik gelişmeler, kapitalizmin ezici gücü ve metropolleşmenin...