27 Mayıs 2019 Pazartesi

Lokmalar Boğazımda Dizildi Kaldı


Her ne kadar "nerede o eski ramazanlar, eski bayramlar." diye klişe sözlerle eskiye olan özlemimizi dile getirsek de kendi adıma, çocukluğumdan kalma anı kırıntılarını hatırlayarak onları günümüze taşımaya gayret ediyorum.

  Eski ramazanlara ait hatırladığım; top atılmasına bir kaç dakika kala yer sofrasında, çinko taslara bol soğanlı taneli mercimek çorbasını ve yine çinko tabaklara sebze yemeğini, zeytin kasesini, annemin yaptığı baklava tabağını siniye koyduktan sonra, kardeşlerimle birlikte dışarı çıkar, evimizin merdiveninin basamaklarına oturur, kimi balkonda, kimi pencereden başını uzatmış komşularımızla birlikte heyecanla topun atılmasını beklerdik. Sonra top atılır büyük bir mutlulukla sofraya koşardık...

Bu güne kadar aynı heyecanı ailemle birlikte diri tutmaya çalıştık. İstedim ki çocuklarım da aynı heyecanı hissetsin ve ileride çocuklarına aktarabilsin. Çocuklarım aynı heyecanı duyar da çocuklarına yansıtır mı, bilemem. Lakin bildiğim bir şey var ki benim gibi düşünenlerin sayısının pek fazla olmadığıdır.

Bir kaç gün önceydi. İftar vakti yakındı. Yemekleri hazırladım. Bir koşu fırından pide almak için dışarı çıktım. Pideyi alıp eve dönerken, gözüm sitemizin girişinde bulunan çöp kovalarına takıldı. Çöp kovasının önünde biri oturuyordu. Önce kağıt toplayanlardan biri galiba diye düşündüm. Yaklaştıkça onlardan olmadığını fark ettim. Böyle durumlarda yolda gerçekleşen sıra dışı olaylarda önce oradan geçen insanların tepkileri dikkatimi çeker. Çöp kovasının yanında oturan kadından ziyade, kadının yanından geçen insanlara baktım. Kadın kimsenin umurunda değildi. Bakmıyorlardı bile... Ayaklarım beni çöp kovasının yanına doğru götürdü. Orada eski bir pazar arabası, yanında da yaşlı bir kadın yere oturmuş bir şeyler yapıyordu. Yanına iyice yaklaştım, " sen burada ne yapıyorsun?" diye soramadım. O kadın bakışımdan anlamıştı sanki. Yanında mavi bir naylon poşetin içinden çıkardığı, kiminin kenarları delinmiş, kiminin ortası yanmış asma yapraklarını düzelttikten sonra başka bir poşete yerleştiriyordu . Bir taraftan da bana açıklama yapıyordu. "Marketten aldım, bak bu yapraklar sarılabilir." dedi. Muhtemelen bu yapraklar, marketin çöpe attığı veya çöpe atacağı vakit, yaşlı kadının "çöpe atma bana ver" demiş olabileceği yapraklar diye bir düşünce geçti zihnimden.
Yaşlı kadın konuşurken, düşüncelerim lüks saraylarda çok çok yıldızlı otellerde adını bile telaffuz edemediğimiz yemeklerle verilen iftar sofralarında dolaştı. Daha nerelerde dolaştım bir bilseniz...
Düşüncelerimden sıyrılıp tekrar yaşlı teyzeye döndüm. Kadın mahcup bakışlarıyla, çöpe atılacak olan ekmekleri beklediğini söyledi. Bu ifade iyice perişan etmişti beni. Sanırım utandığı için olacak; ardından hemen açıklama yaptı. "Ben çöpe atılan ekmekleri sütçülere satıyorum karşılığında süt alıyorum, evde felçli bir kocam var ona bakıyorum. İnan kızım yalan söylemiyorum...", dedi.

Yaşlı teyze belki doğru belki de yalan söylüyordu bilemem. Lakin benim ona söyleyebileceğim bir şey yoktu. Sadece arabaların vızır vızır geçtiği ve daha birkaç ay önce orada büyük kazanın olduğu ve 3-4 kişinin feci bir şekilde can verdiği bir yerde oturuyordu. Sadece ona, biraz geri çekilmesini söyleyebildim. Benim söyleyebilecek bir şeyim yoktu, sustum. Peki ya söyleyecek sözleri olanlar neden susuyordu. Neden yaşlı kadın gibi daha nice çöpten yemek ekmek artıklarıyla hayatta kalmaya çalışanlara suskundular... Anlayan zaten anladı...

Ben seslenmeden yaşlı kadının yanından ayrıldım. Eve geldiğimde ezan okunmuş iftar sofrasına oturmuştuk. Sonra ne mi oldu? Lokmalar boğazımda dizildi kaldı yutamadım...

Muhabbetle
Hanife Mert

17 Mayıs 2019 Cuma

NEDEN HABER VERMEDİN Kİ

Ne kervan kaldı ne at, hepsi silinip gitti, İyi İnsanlar iyi atlara binip gitti. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in “Aynada ki Yalan” isimli romanının başkahramanı Naci’nin arayış içerisinde olduğu bir dönemde kendisine “Senin anlayacağın iyi insanlar iyi atlara binip gitti” cevabı verilir ve şöyle bir hikâye anlatılır: “Bir gün cins at meraklısı bir adam, cins atlarıyla meşhur bir yere gidiyor. Tanıdıklarından kimi sorsa “Öldü!” cevabını alıyor. Ya şu ağa, ya bu ağa..? Göçtü..! Ya filan atın soyu, ya filan kısrağın dölü..? Kurudu…! Sonunda at meraklısına şu karşılığı veriyorlar: “Senin anlayacağın iyi insanlar iyi atlara binip gitti?

   Üstad ne güzel söylemiş. İyi insanlar, ardında bıraktıkları güzel isimleri ile bir bir hayata veda edip gidiyor. Tıpkı son dönemde ülkemiz için canını feda eden aziz şehitlerimiz ve değerli hizmetleriyle bu milletin gönlünde taht kurmuş sanat, edebiyat, siyaset ve iş dünyasının çok değerli insanlarının ardında gözü yaşlı sevenlerini bırakarak veda etmesi gibi... Onlara Allah'tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum.
Her ne kadar dünyanın cezbedici süsüne kendimizi kaptırarak; bizim için kaçınılmaz son olan ölüm gerçeğini gündemde tutmak istemesek de, o hayatımızın bir parçasıdır. Biz onu unutsak da o bizi hiç unutmaz. Vakti geldiğinde kapımızı çalar. Ölümden korkmak veya korkulacak bir şey gibi görmek, içimizdeki iman eksikliğinin bir sonucu olsa gerek. insanca ve İslamca bir hayat sürmek ölümün korkulacak bir şey olmadığını anlamamızı kolaylaştırır.

Cahit Sıtkı Tarancı "yaş otuz beş" şiirinde;

…Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.

Dizeleri ile ölümün zamanı ve yeri belli olmayan bir anda herkesin başına gelebileceğini ifade etmekte.

Ölüm dostu dosta kavuşturan bir köprüdür. İnsanlar ölüm ve ölüm sonrası hayatın mahiyetini bilemediği için, hayatın bu dönüm noktasını soğuk ve itici bulur...
Ondan kaçmak imkansız. Nerede olursak olalım o bizi mutlaka bulur. Kutsal kitabımızda yüce Allah “her nefis ölümü tadacaktır.”(Al-i İmran 3/185) buyurarak yaratılan her canlının ölümü mutlaka tadacağını haber vermektedir.
Ölüm kaçınılmaz son. Lakin ölüm doğal olmalı. Allah’ın verdiği canı zalim almamalı. Ölüm gerçeği insanları can yakmaktan, can almaktan, hak yemekten, adaletsizlikten, yetim malı yemekten, suç işlemekten, savaşlardan alı koymalı. Her insanın barış içinde, huzurlu, mutlu kendini güvende hissedebileceği bir dünyada yaşamak en doğal insani hakkıdır…
Sadi Şirazi Gülistan isimli eserinde bir hikaye anlatır. Hikaye şöyle başlıyor; adamın biri yıkılan evinin karşısına geçmiş bir yandan ağlıyor, diğer yandan da: "Ah evim! Çökmeden evvel bari bir haber verseydin de ona göre tedbir alsaydım" diye söylenip duruyormuş.
Birden o harabeden bir ses yükselmiş; "Be adam!.. Ben yıllardır sana, çatlayan duvarlarım ve dökülen sıvalarımla çöküyorum diye haber veriyordum. Fakat sen, her defasında bir avuç toprak ile çıka geliyor ve o çatlakları örterek verdiğim haberi adeta ağzıma tıkıyordun" demiş.
Hikaye manidardır. Çünkü bizim hayat evimizde de hızla tahripler, çatlaklar oluşmakta ve ömür binamızdan her geçen gün bir taş daha düşmektedir. Çok insaflıdır ölüm... Gelmeden önce nice haberler gönderir de, biz bir türlü dönüp bakmayız o ikazlara...Her birine bir bahane bulur , "hastalıktır geçer" der, önemsemeyiz.
Günbegün tükenip gittiğimizi görmeyiz... Ömür, bitmeyecek bir hazine gibi görünür gözümüze; Oysa her şeyin bir sona mahkum olduğuna inanmak istemeyiz. Aldanırız, ama kabul edemeyiz bunu bir türlü...
Ve bir gün ölüm gelip dikiliverir karşımıza... Şaşırır ve endişeli soru veririz; "Neden haber vermedin ki?"
Cevap vermek zorunda mıdır ölüm... Zira o, haberini çoktan vermiştir...

Muhabbetle,
Hanife Mert

14 Mayıs 2019 Salı

Sevgisizliktir En Büyük Engel

  Doğuştan görme engelli olan bir adam zifiri karanlık bir gece yarısında, engelinden dolayı kazanmış olduğu ezbere yol bulabilme yeteneğini kullanarak yürümeye devam ediyordu. Görme derecesi sıfır olduğu halde elinde yanmakta olan bir fener taşımaktaydı. Karşıdan gelmekte olan şahıs ile yüz yüze geldiklerinde, kendisini tanıyan bu şahıs, “Bre kör, sen zaten görmüyorsun ki, o fener ne işine yarayacak” demekten kendini alamamıştı. Bu ifade üzerine görme engelli adamın cevabı manidardır:” 
“Feneri kendim için değil, senin gibiler için taşıyorum ki ben onları görmesem de onlar beni görsün ve böylelikle çarpışmamış olalım. Benim gözüm kör ama senin kalbin körmüş. Yani asıl kör olan ben değilim, sensin.” der.

Etrafımıza hep bakarız ama bazen gördüğümüz baktığımız değildir.  Çünkü bakmak ve görmek birbirinden ayrı şeylerdir. Bakmak sadece vücut gözü ile yüzeysel olurken, görmek ise aklın, mantığın, kalbin, gönlün, ruhun birlikte bakmasıyla, karar vermesi ile olur.  Her birimiz  gün boyunca yakınımıza, uzağımıza, çevremize bakıp dururuz. Hepimiz aynı yere aynı yerden baksak bile farklı şeyler görürüz muhtemelen. Çünkü bakmak yetmiyor her zaman, görmeyi de bilmek gerekiyor…Tabii ki önce nereye nasıl bakacağımız önemli, ondan sonra neyi göreceğimiz görmek istediğimiz..
 
  Olayları ya da kişileri gördüğümüz ya da olmasını düşündüğümüz yönüyle değerlendirir, net ve kesin bir tavırla yargılama hatta mahkum etme yolunu seçeriz. Yanılabileceğimizi, hata yapma ihtimalini düşünemiyoruz maalesef. 

“Gönül gözü görmeyen,  Can gözünü neylesin”
demişler ya hani; hikayede de bu durumu açıkça görmek mümkün. Etrafımızda herhangi bir engelinden dolayı, bakışlarıyla, tavırlarıyla, hatta; “bre kör, bre topal, bre deli...,” gibi onur incitici, aşağılayıcı, dışlayıcı söz ve davranışta bulunanları görmekteyiz. 
Şunu unutmamak gerekir ki insan hayatı tek düze değildir. Sağlık da, varlık da, darlık da  sonsuza kadar sürmez. İncittiğimiz yerden incinmemiz olasıdır...

Böyle insanlara,  kişilere gönül gözüyle bakmalarını önerirken, merhum Aşık Veysel’in;.

Beni hor görme kardeşim
Sen altınsın ben tunç muyum?
Aynı vardan var olmuşuz
Sen gümüşsün ben sac mıyım?

Ne var ise sende bende
Aynı varlık her bedende
Yarın mezara girende
Sen toksun da ben aç mıyım?
 dizeleriyle yanıt vermek istiyorum. Farklılıklarımız bizi asla farklı yapmaz. Zira gelişimiz de gidişimiz de aynı yere olduktan sonra...
   Her insan kendi içinde koskoca bir kainat barındırır. Buna rağmen hiç kimse diğer kimselerin iç dünyasını yeterince görüp bilemez. Bunun nedeni, dışımızda ki olaylara kişilere yeterince ilgi duymayışımız ve duyarsız olmamızdan kaynaklanmaktadır. İnsanların gönüllerine girmeyi başarabilsek, o gönlü feth edebilsek,

Yunus Emre’nin;

“Hakk bir gönül verdi bana,
Ha demeden hayran olur” 
dediği gibi hayran kalmayacağımız bir insan olmazdı. Böylelikle yine

Yunus’un,

“Yunus Emre der: Hoca,
   İstersen bin var hacca,
   Hepsinden iyice,
   Bir gönle girmektir.” 
   
  Dizelerinde ifade ettiği gibi en makbul ibadetlerden birisini de yerine getirmiş olurduk. Eğer girebilseydik karşımızdakinin gönül kapısından, dert ortağı olurduk. Dertleri paylaşır, paylaştıkça azaltırdık derdini ve sevgileri paylaşır, paylaştıkça çoğaltırdık. Kırık kalplere derman olabilirdik belki. Belki onara bilirdik yıkılıp harap olmuş gönülleri. 
Gerçek dostlukların kurulması da gönül ziyaretleriyle başlamıyor mu? İnsanların birbirlerinin gönüllerinde kurdukları sevgi köşkleriyle perçinlenmiyor mu gerçek dostluklar?
Görmesini bilemeyen, dostunun gönlünü kırmaktan çekinmeyen kişiler ; “Ben kainata sığmam ama insanın kalbine sığarım” diyen Yüce Yaratıcı'nın  o güzel mekanını harap etmiş olmaz mı? 
Oysa, 
 “Eğer gönül kırdın ise, Bu kıldığın namaz değil.” dizeleri ve 
     Hz Ömer’in
    “Ey Kabe! Seni bin kere yıksam tekrar yapabilirim, fakat kırılan bir kalbi asla...’’
         Bu ifadeler gönül kırmanın insanı ne büyük bir külfete soktuğunun göstergesi değil mi?

  “En büyük engel sevgisizliktir” onları incitmeyelim diyor, Allah'ın yarattığı her canlıyı sevgiyle kucaklaya bilmemiz, karşılaştığımız tüm insanları gönül gözü ile görmemiz ve gönül kapılarını çalabilmemiz, gönüllerini feth edebilmemiz  dileklerimle; Dünya Engelliler Günü'nü kutluyorum.

Muhabbetle,
Hanife Mert





1 Mayıs 2019 Çarşamba

TÜRKİYE’DE 1 MAYIS

1890 yılından sonra 1 Mayıs, bütün ülkelerde uluslararası işçi bayramı olarak kutlanmaya başlandı. Birçok ülkede 1 Mayıs, tatil günü olarak kabul edildi. 1919 yılında Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) kuruluş kongresinde 8 saatlik işgünü karara bağlandı. İşçilerin işgünü savaşı kanlı fakat büyük bir mücadelenin sonunda zaferle sonuçlanmış oldu. TÜRKİYE'DE AMELE BAYRAMI Dünya'da yaşanan tüm bu olaylardan sonra Türkiye'de 1 Mayıs ilk olarak 'Amele Bayramı' adıyla 1921 yılında kutlandı. İstanbul'un işgal edildiği yıllarda kutlanan 1 Mayıs, 1923 İktisat Kongresi'nde "1 Mayıs Amele Bayramı" adıyla yasalaştı. 1 Mayıs 'Amele Bayramı' olarak kabul edilmesine rağmen 1925 yılındaki kutlamalarda dağıtılan bir bildiri gerekçe gösterilerek yasaklandı ve gösteriyi düzenlenler tutuklanmaya başladı. 1935 yılına gelindiğinde "1 Mayıs Amele Bayramı" ismi "Bahar Bayramı" olarak değiştirilerek genel tatil ilan edildi. 2008 Nisan'ında ise "Emek ve Dayanışma Günü" olarak kutlanması kabul edilmiştir. 22 Nisan 2009 tarihinde TBMM'de kabul edilen yasa ile 1 Mayıs resmi tatil ilan edilmiştir.
Ancak 21. yüzyıl Türkiye’sinde bile hala yüz binlerce çocuk, 19. yüzyıl Avrupa’sının koşullarında çalıştırılıyor. Özelleştirilen limanlarda birbiri ardından ölümcül kazaya uğrayan işçilerin çalıştırıldığı insanlık dışı koşullar, 1885’te ABD’de, 1889’da İngiltere’de greve başlayan “docker”lardan farklı değil. Umarım 1 Mayıslar işçinin emeğinin karşılığını aldığı, gerçek bir bayram havasında kansız ve şiddetsiz kutlanır, bu durum ise insanlığın gerilemesine değil, ilerlemesine yol açar.
Bu vesileyle 1 Mayıs (AMELE) İşçi ve Emekçi bayramınız ve benim doğum günüm kutlu olsun...

Muhabbetle,
Hanife Mert

5 Nisan 2019 Cuma

Kibir Hırs ve Kıskançlık İnsana Yüktür


                        

“İnsanoğlu dünyayı zincirleyen bütün güçlerden, iradesini kazandığında kurtulur.”  Goethe
 Hiç şüphesiz insan  şerefli, onurlu ve değerli bir biçimde yaratılmıştır. Onurlu olarak yaratılan insanı onurlu veya onursuz kılan temel ölçü ise, onun iradesini kullanış biçimi olan davranışlarıdır. İradesini olumlu yönde kullanan insan onurlu, uyumlu, mutlu, olgun aranılan insan olurken, olumsuz davranışlar sergileyen kimse ise, toplum dışı sevilmeyen, istenmeyen biri oluverir
 Her ne kadar son dönemlerde toplumumuzda, onursuzca davranışlar sergileyenler  kabul görmüş, baş tacı edilmiş gibi gözükse de, onursuzluk yapmaktan uzak değildir.  Hal böyle iken, insanı toplum dışı yapan olumsuz davranışların başında  kendini beğenme, büyüklenme, kendini diğer insanlardan üstün görme ve üstün tutma olarak tanımlanan çağımızın hastalığı olan kibir gelmektedir. Kibirli insan özünde mücadele edemeyen, sevgiden, merhametten, şefkatten yoksun, bencil, çıkarcı, kıskanç, ben bilirim, benim dediğim doğru gibi egosunu ön plana çıkaracak düşüncelere sahip biridir. Bu haliyle kibir kişinin iradesini doğru kullanma ve olgunlaşmasındaki en büyük engeldir. Kibirli olan insan  eksik ve yanlışlarını  görmek ve onlarla  yüzleşmek yerine karşısındaki insanların eksik ve yanlışlarına müdahil olarak kendi yanlışlarından kaçar. Sevgi, saygı, tevazu, vefa,  şefkat, hoş görü   gibi erdemlerden   tamamen uzaktır. Temelde bakıldığında kibir, hırs ve kıskançlık öz güven eksikliği ve irade zayıflığının bir sonucudur.
  Kibri artan insanın hırsı da artmaktadır. Kibir ve hırs  para, makam ve gücün getirdiği davranış bozukluklarının başında gelir. Kibirli insanların sözlerine güvenilmez. Yalan ve riya ile elde ettiği başarısı bir de kabul görürse değme keyfine... Kibrini, hırsını arttırdıkça arttırır. Kendince geliştirdiği güya akılcı ve alçak gönüllülük de yine kibrin bir parçasıdır. Bu kendine karşı dürüst olamayıp kendi ile yüzleşemeyenlerin giydiği bir  kılıftır. 

 Günümüzde de hırs, kibir ve  kıskançlık yüzünden; savaşlar, ölümler, zulümler, haksızlıklar, hukuksuzluklar, cinayetler, tacizler gibi insan onuruna haysiyetine yakışmayan suçlar işlenmektedir.
 Nietzsche'nin  dediği gibi; “Kibir ruhu kaplayan deridir.” Bu yönüyle gerçekten tamamen uzak ve habersizdir. 
    
Özetle unutulmaması gereken bir konu var ki, hangi makama gelirsek gelelim, ne kadar çok maddi kazanımlarımız olursa olsun bunlar büyüklenecek kibirlenecek şeyler değildir. Hepimiz insanız yaratılış itibariyle üstünlüğümüz yoktur. Önemli olan hoşgörülü mütevazi olmak ve öyle yaşamımızı sürdürmektir. İnsan olmanın insanca yaşamanın gereği bu olsa gerek. Aksi halde kibir hırs ve kıskançlık insan ruhuna yüktür. İnsanı mutsuz ve huzursuz eder. Huzurlu ve mutlu bir yaşam düşleyen kibir hırs ve kıskançlık yükünden  uzak durmalıdır.

Muhabbetle,
Hanife MERT



17 Mart 2019 Pazar

Çanakkale Zaferi'nin 104. Yılı Kutlu Olsun



“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı!
 Düşün altında binlerce kefensiz yatanı...”

Bastığımız bu topraklar ki birçok destana, zorlu mücadelelere şahitlik etmiştir. Bu topraklar ki her metre karesi aziz şehitlerimizin kanıyla sulanmış, yüz binlerce vatansevere mezar olmuştur. Bu topraklar ki yedi düvele meydan okumuş halkımızın mertliği, yiğitliği, hak ve adaleti, sabrı, insani duyguları ile harmanlanmış kutsal topraklardır. Bu topraklar ki insan olmanın, zor şartlarda top yekün mücadelenin, insanlık derslerinin örneklerinin verildiği topraklardır.

Aşağıdaki örnek sadece bir tanesidir;

Çanakkale Savaşlarında savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor: "Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirsiniz.Hiç unutmam. Savaş sahasında dövüş bitmişti.Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zaiyat vermişlerdi. Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım.Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeride kendi gömleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu.Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık:

- Niçin öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
-"Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı.Bir şeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok. İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün".
Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı. O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşlarımı dondurduğunu hissettim.Çünkü, Türk askerinin göğsünde bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı.Az sonra ikisi de öldüler..."

Fransız Generali BRIDGES
Çanakkale Savaşları komutanı.

Çanakkale zaferi; çelikleşmiş bir millet iradesinin, vatan, millet, bayrak aşkının, geleceğe olan güvenin, hürriyet sevdasının, Mustafa Kemal Paşanın önderliğinde eriyle, komutanıyla, genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla, kızıyla top yekün olarak yazdığı şanlı bir yeniden dirilişin destanıdır. Türk milletinin bir diriliş mücadelesidir! Bu destan artık ömrünü tamamlamış bir çınardan yeni ve güçlü bir filizin doğmasıyla sonuçlanmıştır.

Yüz binlerin kanıyla vatan yapılan bu topraklarda,Türk ve dünya tarihinde benzersiz bir deniz ve kara savaşlarının yapıldığı yerdir Çanakkale. Hepsinden önemlisi, bir milletin kutsal saydığı değerler ve vatan toprağını savunmada gösterdiği eşsiz bir kahramanlık mücadelesidir.

Her karesi buram buram kahramanlık, mertlik, insanlık, vefa kokan Çanakkale Zaferinin milletimiz için ne anlam ifade ettiği,vatan, bayrak, devlet sevgisinin ve bağımsızlığın önemi iyi idrak edilmeli. Çanakkale ruhu yeniden canlandırılmalı gençlerimize ve bu ruhtan bihaber insanlarımıza iyi anlatılmalı...
 Destanlar yazarak zafer kazanan Cennet vatanımız ve kutsal değerlerimiz uğruna canlarını feda eden, Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, aziz şehitlerimizi rahmetle, minnetle ve saygıyla anıyoruz. Ruhları şad olsun.

Muhabbetle,
Hanife Mert

14 Mart 2019 Perşembe

Çıkmayan Candan Umut Kesilmez

Sabah kahvaltısını çok severim. Sevmek ne kelime, asla es geçemeyeceğim bir öğün. Yok efendim sabahın köründe hiç canım istemez, yok efendim geç saatte yiyemem gibi mazeretim hiç olmadı. Hazır olsa sabah uyanır uyanmaz  yapacağım da... Çocukluğumdan gelme bir alışkanlık. Annem kahvaltı yapmadan asla okula göndermezdi. "Güçlü ve zinde olmak için bu şart " der ardından başarılı olmanın ilk ve önemli kuralı derdi. Çocuklarıma bu kuralı kavratamadım maalesef. Ben mi başarısızdım, yoksa üzerimizde annemin ağırlığını daha fazla mı hissediyorduk? Ben çözemedim.

  Önceki gün sabah kahvaltı hazırlarken ekmeğin olmadığını fark ettim. Üşenmeden üzerimi değiştirip sitemizin az ilerisinde pide pişirim fırınından sıcak pide almak için evden çıktım. Kapıda komşumla karşılaştık. Selamlaşma ve hal hatırdan sonra, sabahın bu erken saatinde ne yaptığını sordum? Komşumun kafası karışık, canı sıkılmış gibiydi. Ne olduğunu sorduğumda kızından bahsetti. Komşumun kızı bu yıl üniversite sınavlarına hazırlanıyor. Lise sonda okuyor. Farklı şikayetlerinden bahsetti. Heyecanının hat safhada olduğu, dudaklarının morardığını, yüzünün sarardığını söyledi. Önce kalple ilgili tüm tetkiklerini yaptırdığını hiç bir sorunun olmadığını, sorunun psikolojik olabileceğini söyledi. Üzüldüm...  Geçmiş olsun dileklerimi ilettikten sonra yanından ayrıldım. Kafamın içinde düşünceler cirit atmaya başladı.

Hiç şüphesiz her anne baba çocuklarının iyi bir hayat sürmesini, hayat standartlarının yüksek olmasını ister. Bunun için de elinden geleni de gelmeyeni de yapmak için canla başla mücadele eder. Bunun için en temel şey iyi kaliteli bir eğitim alması gerektiğini bilir. Daha okula başladığı andan itibaren başlar kaygısı. Hangi okul daha iyi, hangi öğretmen daha başarılı onun arayışına girer. O da yetmez hangi dershane gerçi dershane kalktı, yerine etüt merkezleri özel okullar açıldı. Özel hoca, özel okul, özel etüt merkezi vs. göndermekten çekinmez. Hatırlıyorum da benim arkadaşım, emekli olduğunda aldığı emeklilik tazminatını oğlu için her dersten aldırdığı özel ders için kullanmıştı... İş sadece maddiyatla bitmiyor. Kalitesiz, plansız programsız yap boz tahtasına çevrilen eğitim sistemimizin çocuklarımızın sağlığının üzerinde yaptığı olumsuz etki hayatının her dönemini etkileyecek boyuta gelebiliyor.
  Çocukları yarış atı gibi gören, çocuğu sadece sınavlara hazırlayan ve sınavların bitmesiyle öğrenilen bilgilerin de son bulduğu garip bir eğitim sistemimz var.. Hal böyle iken, çocukluklarını yaşamayan,   sevgiden saygıdan yoksun, mlli ve manevi değerlerinden uzak bir gençlikle karı karşıyayız. Bunu devlet ve aile olarak el birliğiyle başarıyoruz. Sonra da bize neler oluyor? diye yakınıyoruz.

Günümüzde çocuk yetiştirmek  zor bir sanat. İlmek ilmek işlemek lazım hayatı. Sözcük sözcük öğretmeli zorlukları.Tüm bunları yaparken eğitime önce kendimizden başlamalı.  Çünkü kendi kabuğumuzdan çıkamıyoruz. Verdiğimiz ya da vermeye çalıştığımız eğitim kendi çocukluk dönemimizi yansıtan eğitimden ileri gidemiyor. "Ben sizin yaşınızdayken" cümlesiyle başladığımız anda kopuyor tüm ipler.
 Gençler okul kaygısı, iş kaygısı, eş kaygısı derken kaygı yumağı içinde bocalamakta. Güvensiz, mutsuz, gergin bir gençlik; gergin, mutsuz, sorunlu bir topluma hazırlık demektir.

Nereye el atsak elimizde kalan, sorun yumağına dönmüş bir toplumdan, sorunlarını asgariye indirmiş, kıyıdan köşeden huzura el atmış bir topluma dönüşür müyüz? Ben de bilmiyorum. Ama çıkmayan candan umut kesilmezmiş... Tüm bunlardan sonra iştah mı kalır insanda..?

Muhabbetle,
Hanife Mert

Lokmalar Boğazımda Dizildi Kaldı

Her ne kadar "nerede o eski ramazanlar, eski bayramlar." diye klişe sözlerle eskiye olan özlemimizi dile getirsek de kendi ad...