20 Mayıs 2018 Pazar

DOKSANLARA DOKUNDUM

Önce derin bir iç geçirir, sonra da "hey gidi günler hey!" deriz dünü anlatırken. Dudak kıvrımlarımıza  yarı tebessüm yerleşir, nemleniverir gözlerimiz, dalar gider uzaklara. Yüreğimize de hüzün çöküvermiştir. Sonra pişmanlıklar, keşkeler sarıverir zihnimizi  bir sarmaşık gibi. Hayıflanırız kendi kendimize, elinden oyuncağı alınmış bir çocuk edasıyla... Ne yazık ki artık  dün  geçmiş ve yerini bugüne bırakmıştır. Dün ister bir gün, isterse bir, on, yirmi... yıl olsun geçmiş ve gitmiştir. Giderken de yürekte, zihinde ve gözlerde imzasını bırakmıştır.

 Her bitiş yeni başlangıçlara gebedir. Bitişler hüzünlendirse de başlangıçlar umut ve sevinci müjdeler... Yeniler umutlandırır beni, umutlarım sevinci ve mücadele gücümü arttırır... Zira karanlık korkutur, aydınlık ise huzur verir bana...

  1990 yılı ve sonrası, ülkemin üzerine bir balyoz gibi inen 12 Eylül 1980 karanlığı son bulmuş, aydınlanma çabalarının sonuç vermeye başladığı, ancak izlerinin tamamen silinmediği bir dönemdir. Umutlu ancak temkinli bir ilerleyişti...
  
Yıllar geçtikçe zaman değişiyordu. Buna bağlı olarak insanların ihtiyaçları, beklentileri, düşünceleri, istekleri, öncelikleri değişmeye başladı. Bu değişim onun hayat felsefesini ve yaşam biçimini de etkiliyordu.  Dolayısıyla  bu etki  toplumun sosyo- kültür ve sosyo- ekonomik yapısı  üzerinde yavaş yavaş hissediliyordu...

 Bir dönemin kapandığı ve  yeni bir döneme merhaba dediğimiz bir yıldır 1990 yılı...
  
 Sevginin, saygının, samimiyetin, vefanın, hatırın, gönül almanın önemini yitirmediği bir dönemdi 90'lar. Yardımlaşmanın, komşuluk, arkadaşlık ilişkilerinin  saflığını ve samimiyetini bozmadığı, büyüklerin sayılıp, küçüklerin sevildiği dönemdi. "Önce  selam eder ellerinizden öperim" diye başladığımız ve cevabını heyecanla beklediğimiz mektuplarımızın, özenle seçip, büyük bir özlemle uzaktaki akrabalarımıza, arkadaşlarımıza gönderdiğimiz  bayram ve yılbaşı tebrik kartlarının olduğu bir dönemdi. Telefon kulübelerinden jetonla, sonra kartla ve tuşlu telefonlarla sevgimizi, özlemimizi ilettiğimiz, yüreğimizdeki yangına su serpiştirdiğimiz dönemdi...

90'ların sonlarına doğru el telsizini andıran cep  telefonlarıyla tanıştığımız, herkesin birbirine caka sattığı dönemdi. " O aldıysa ben neden almayayım" rekabetinin yapıldığı dönemdi... Japonların görüntülü telefon ürettiğini duyup da "hadi canım, daha neler" dediğimiz dönemdi 90'lar... Gazetelerin satış tirajını arttırmak için kuponla bir kısmının ansiklopedi, kitap, yabancı dil eğitim seti verirken, bazı gazetelerin ise tencere, tava, tabak, çanak, bardak gibi mutfak eşyasını verdiği dönemdi.
Ansiklopedi, kitap, yabancı dil eğitim setini kabul etmek mümkünken, tencere tavanın veriliş sebebinin tüketimi arttırmak, insanları tüketmeye teşvik etmek  adına yapılmış bir eylem olduğunu düşünmeden edemiyorum... Bu konudaki yorumu okuyucuya bırakıyorum...

Merdaneli çamaşır makinelerinin yerini otomatik çamaşır makinelerin aldığı, renkli televizyonların TRT 1-2-3  kanallarının dışında Star, Star1 gibi özel televizyon kanallarının hayatımıza girmeye başladığı dönemdi...

Aile bireylerini bir araya toplayan ilgi odağımız haline gelen  "Yalan Rüzgarı, Rosalinda gibi pembe dizilerin hayranı olduğumuz, "Kara Şimşek", "Alf" gibi daha pek çok yabancı dizilerle; soluksuz izlediğimiz "Bizimkiler", Süper Baba", "İkinci  Bahar" gibi bizi esir alan Türk dizilerinin kaçırılmadığı bir dönemdi. Aslında bu diziler bizi bir araya toplarken özümüzde yalnızlaştırıyor muydu? Belki de o dönemlerde temeli atıldı bu günkü yalnızlığımızın, kim bilir...
Salonun ortasına kurulan ve gürül gürül yanarak iliklerimze kadar ısıtan, üzerinde kestane pişirdiğimz, ekmek kızarttığımız, çayımızı demlediğimiz büyük kuzuneli sobaların yerine, gaz sobası, katalitik, elektirik sobası gibi yandığında sadece kendi çevresini bile zor ısıtan sobalarla tanıştığımız dönemdi... Evlerimizin en fazla iki, üç, dört katlı olduğu, çok katlı devasa binaların olabileceğini hayal bile edemediğimiz bir dönemdi... Arnavut kaldırımı sokaklarımızın, asfalt yolla değiştirildiği dönemdi. Bakkalların işlevlerini yavaş yavaş market, süper market, hiper marketlerin aldığı dönemdi 90'lar.

Dershanesiz sınavların kazanıldığı, Milli Eğitim Sistemimizin şimdiki gibi yap boz tahtasına çevrilmediği, siyasetin, ekonominin takibinin seçilmiş hükümetlere, vekillere, bıraktığımız dönemdi.

  Davranışlarımızın özel hafiyesi evde, sokakta, gezmede, okulda ve işte hareketlerimizi adım adım izleyen, her yanlışımızda içimize korkular salan "el alem ne der?"  endişesinin etkili olduğu, özgürlüğümüzün mahalle sakinleri eliyle kısıtlandığı bir dönemdi 90'lar. O zamanlarda bize olmadık zulüm yaşatan o "el alem" el mi değiştirdi? Şimdilerde görmek pek mümkün değil de... 
Dini bayramlarda büyüklerin ziyaret edildiği ellerinin öpüldüğü, evlerimizin ziyaretçi akınına uğradığı bir dönemdi 90'lar...

İçimize yavaş yavaş girmesine rağmen hızla adapte olduğumuz değişim rüzgarı bizi tüketime doğru itiyordu hiç fark ettirmeden. Rahatı sevdik, konforu sevdik, üretmeden tüketmeyi çok sevdik. Bu uğurda bizi biz yapan bir çok değeri kurban etmekten çekinmedik. Bu gün her birimiz onca kalabalıklar içinde yapayalnız gezen, en yakınından bile haberi olmayan fertler haline gelişimiz, bu kurban ettiğimiz değerlerin bir sonucu olsa gerek...

 Muhabbetle,
Hanife Mert

2 yorum:

Hüseyin Güzel dedi ki...

90'ları ve öncesini hatırlatan, o günlerin özlemini duyumsatan bu güzel yazı için teşekkürler Hanife Hanım.
Modern dünya'dan uzak kalmak yaşadığımız coğrafyada olası değil.
Lakin, modern dünyanın ve teknolojinin sunduğu olanakları kullanırken, değerlerimiz kaybetmemek gerektiğinin bilincinde olmalıyız.
Ahlâki, kültürel, tarihsel değerlerini erozyonun yıpratıcılığına bırakan toplumlar ne yazık ki yazdıklarınıza mahkum olurlar.
Şimdilerde en iyi arkadaş toplumun büyük kesimince içselleştirilen cep telefonları...
Çünkü, itirazı yok,
Bunu yanlış yapıyorsun ikazı yok,
Dur arkadaş yaptığın doğru değil demesi yok,
Kendini değil önceliğin toplumun geleceği olmalı diyesi yok,
Alıştık bu duruma,
Her kafadan bir ses çıkar oldu,
Herkes ekonomiden anlar oldu, herkes tarihi geçmişi en iyi ben bilirim düşüncesinde,
Gerçekleri yazmaktan korkar olduk,
Arkadaş yaptıkların yanlış demekten korkar olduk,
Yeşil alanlara sahip çıkmak aklımızın ucundan geçmez oldu,
Algı yanılsamasına teslim olduk,
Neyin doğru neyin yanlış olduğunu düşünmekten uzak durmak, neme lazımcılık referansımız oldu...
Bu ve daha sayılacak onlarca neden nedeniyle yazdıklarınıza,
keşke geçmiş değişmeden kalsaydı diyecek konumdayız...
Lakin, bunun da çoğumuz farkında değiliz.
Selam ve saygılar.

Hanife Mert dedi ki...

Hüseyin Hocam size bahsettiğim proje nedeniyle, yazmakta olduğum O. Veli biyografi çalışmama ara verdim, 90'lara odaklandım.Sonrasında böyle bir çalışma çıktı ortaya. Çalışmamın tamamı bu kadar değil, 7-8 sayfa civarında. Siz haklıydınız, bana sanırım eksik bilgi verilmiş ve yazıyı baştan okuyunca anladım haklı olduğunuzu. Yayınevi sorumlusuna teyit ettirdikten sonra vazgeçtim. Blogumda paylaşarak bir nostalji yaratmak istedim. Yazdıklarınıza katılmamak mümkün değil. Elbette gelişim değişim olmalı. Ancak bize kim olduğumuzu hatırlatacak bazı erdemlere sahip çıkılmalıydı. Biz bunu yapamadık. Geldiğimiz nokta ortada. Açık bıraktığımız kapıdan önüne gelen girip istediği gibi at koşturmaktan, çalıp çırpmaktan kendini alamıyor. Olması gereken "zararın neresinden dönülürse kardır"felsefesiyle en kısa zamanda kendimize gelmemiz umuduyla, iyi hafta sonları diliyor, değerli yorumunuz için teşekkür ediyorum..

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun

"Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun idare Cumhuriyet idaresidir." M. KEMAL ATATÜRK "Bir ulusun onuru, ...