4 Mayıs 2014 Pazar

Gerçeğin Acıtan Yüzü!

Ne zordur yalnızlık! Mezar gibi soğuk ve ürkütücü… Duvarlar üstüne üstüne gelir. Gözün çalmayan telefonda, kulağın ise kapı zilinde takılıp kalmıştır. Beynini küçük kurtçuklar gibi kemiren düşünceler, bir türlü rahat bırakmaz olur. Düşündükçe bunaltır, bunaldıkça vicdanla birleşerek benliğini esir alır. Kendinle konuşur, kendinle paylaşır, kendinle dertleşirsin. Kendini sorgular, yine kendini kendin yargılarsın. Sanık da sen, yargıçta sen, avukatta…


   Tek katlı damı ve duvarları betondan yapılmış, önünde teneke saksıda susuzluktan kurumuş şeker çiçeği, karanfil, ve hanım eli gibi birkaç çiçekten ibaret olan küçük bakımsız bir bahçesi vardı. Bir göz odalı evinde her zamanki gibi yine tek başına ve yine kendisi ile yapayalnızdı… Ne arayanı soranı, ne de geleni gideni vardı.
Şairin: “Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge. Ne açar kimse kapım bâd-ı sâbâdan gayrı.” Dediği gibi kendini sadece yine kendisi düşünüyordu. Kapısını çalanı, arayanı soranı, geleni gideni yoktu.

   Bir zamanlar karıncanın şekere üşüştüğü gibi, etrafını saran onca insanlar nerede şimdi? Nerede dostları, arkadaşları, akrabaları, yakınları sevdiğim dediği insanlar? İnsan düşmeye görsün. Arasan ilaç namına bulamazsın kimseyi. En yakının bile kaçar senden öbek öbek…

  Canı sıkılmıştı. Sabah demlediği çayı ısıttı. Bardağa doldurduktan sonra tek odalı evinin yola bakan küçük balkonuna, tahta tabureyi alarak oturdu. Gözleri nemli, gönlünü hüzün kaplamıştı. Gömleğinin cebinden paketteki son sigarasını çıkardı ve yaktı. Keyifle çekti dumanını ciğerlerine. Tadını çıkarmalıydı. Zira başka sigara alacak parası yoktu…

   Yoldan geçen insanları izlemeye başladı. Her birini ayrı ayrı izliyordu. Her birinin yüzü mahkeme duvarı gibi. Soğuk, mutsuz, umutsuz, gergin, karamsar ve yalnızlığın yüzlerine bir yafta gibi yapıştığı insanlar. Onca kalabalığın içinde insanları böyle mutsuz, karamsar, yapayalnız hissettiren sevgisiz, vefasız, nankör yapan bencilce yaklaşımlarından başkası değildi. Daha önce nasıl da fark edememişti? Zira insan çoğu şeyi yaşayarak öğreniyor ve ancak yaşadıklarından ders alabiliyordu. Ders alabilmesi için, önce musibete maruz kalmalı idi. Bir musibetin bin nasihatten etkili olması gibi. Hayat da dersini yaşatarak veriyordu.

  Hayalinde bir bir canlandı yaşanmışlıkları… Gözleri nemlendi… Anne babası ona hayatı öğretmediler. Özel kolejde okuttular. Lakin kendisinin özel olduğunu hissettirmediler. Her istediğini para ile elde edebileceğini öğrettiler, paranın satın alamayacağı değerleri öğretmediler. Paranın yaşamak için bir amaç değil, sadece bir araç olduğunu öğretmediler. Ona çalışsın diye iş buldular. Sebat etmesini öğretmediler. Yuvası olsun diye bir eş, bir ev verdiler. Lakin o yuvanın bekası için gerekli olan en önemli şeyin sevgi, saygı ve sorumluluk bilincinin önemli olduğunu öğretmediler. Her düştüğünde el verip kaldırdılar, bir defada” kendin düştün, kendin kalk” demediler.
   Her şeyden önemlisi ona karakterini sağlamlaştıracak bir fırsat vermediler. Her şeyini, işini, eşini, yuvasını, kızını, dostlarını kaybettiğinde anlamıştı bütün bunları. 


   Düşmüştü..! Yine eskiden olduğu gibi anne ve babasının el vermesini bekledi. O el uzanmamıştı. Zira anne ve babası da onu yapayalnız bırakmıştı.” Öğreneceğim” diyordu hayatı geç de olsa… Kalacak yeri yoktu. En son çocukluk arkadaşı ile kalmıştı. Bir müddet sonra o da yol verdi. Artık dışarıda parklarda kalıyordu. Hatta bir arkadaşı onu uzaktan görmüştü. Kimseye göstermeden çöp kutusundan ekmek aldığını da, gözyaşlarını tutamamıştı... 

  Bir zamanlar jöleli saçların ve Rayban marka gözlüğün yerini, kirden yağlanmış saçlar ve gözlerinin altındaki morluklar almıştı. En pahalı mağazalardan aldığı kıyafetlerin, ayakkabıların yerini kirden, pislikten rengi seçilmeyen, kimi yeri yırtılmış tişört, pantolon ve ayakkabı almıştı...

   İnsan ne oldum dememeli. Bu gün sahip olduğu sağlığa, zenginliğe, güzelliğe güvenmemeli. Her birinin bir anda yok olabileceği bilincine sahip olmalı.

  Anne ve babalar da her şeyden çok sevdiği evlatlarını yetiştirirken onları hayata hazırlarken, güçlü bir irade sağlam bir karakter ve hayatta mutlu olabilmesi için ruhunu sevgi ile doyurmalı. Sevgiyi, sabrı, kanaati, mücadele etmeyi ve mutlu olmayı öğretmeli.

  Yaşanmış her hayat içinde ders verici bir kıssa bulundurur, hisse almasını bilirsen…
Muhabbetle.
Hanife MERT

“Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge.
Ne açar kimse kapım bâd-ı sâbâdan gayrı.”
(Fuzuli)
Anlamı:
Gönlümün ateşinden başka bana kimse yanmaz, acımaz.
Sabah rüzgarından başka da kimse kapımı açmaz.

16 yorum:

Hüseyin Güzel dedi ki...

Hanife Hanım yazınız gerçekten çok etkileyici. Bu bağlamda kaleminize sağlık. Yalnızlık bir kader midir? Yoksa istenmeden yaşanan bir durum mudur? Ya da vefasızlığın kurbanı olmak mıdır? Kişiden kişiye, toplumdan topluma, mahalleden mahalleye,m çevreden çevreye, anlayıştan anlayışa değişen bir olgudur yalnızlığı tanımlamak.
Toplum olarak anlattığınızla birebir örtüşen bir yaşam tarzını benimsemiş durumdayız. Ben de sizin vermeye çalıştığınız ve başarıyla anlattığınız durumu yazılarımda satır aralarında okuyucuya hissettirmeye çalışırım. Toplum mutsuz bir hayat sürüyor. Yoksulluk ve yoksunluk çemberinde çıkamamanın verdiği acıyla yaşıyor. Sokaklar rahat bir yaşam süremeyen, geleceğinden emin olamayan insanlarla dolu. Bu durumda insanların yüzünün gülmesini beklemek doğru değil elbette diye düşünüyorum.
Para yaşamak için bir araç demişsiniz. Katılıyorum buna. Lakin kapitalist oluşumda para geçim aracıdır . Paranın sözü geçer. Yardımlaşmanın ve imecenin tarih olduğu bir dönemde yaşıyoruz . O nedenle paran varsa adamsın bu devirde yoksa ne kadar akıllı olursan ol yüzüne bakan olmaz. Hani derler ya "paran kadar konuş" diye. İşte durum tam da bu şimdilerde.
Başkasından destekle yetişenler bir gün o desteği kaybettiklerinde hayatın manasını o zaman anlayacaklardır. O nedenle ana, baba, kardeş her kimse yardım ve destekte bulunan bunu yaparken desteklediği kişinin hayatın olumlu ve olumsuz yönlerini öğrenmesine fırsat tanımalıdır. Yoksa desteğin kaybıyla hayatta neye nasıl tutunacağını bilemez insan.
Sonuçta ayakta durmayı insan öğrenmeli bir şekilde bunun başka bir yolu yok. Sevgiyi, saygıyı, adalet duygusunu özümsemiş, İnsan haklarına saygılı, toplumun gelenek ve göreneklerine saygılı, geçmişini ve ne istediğini bilen insanlara ihtiyaç var her daim her yaşta...
Selam ve saygılarımla...

Recep Altun; dedi ki...

Merhabalar.

Nedense bir türlü gerçekleri kabullenemeyiz. Çünkü gerçekler, gerçekten insanın canını çok yakıyor.

Kaleminize, gönlünüze ve yüreğinize sağlık ve mutluluklar dilerim.

Selam ve dualarımla.

Hanife Mert dedi ki...

Hocam gerçek hayattan kısa kesit olarak paylaştığım ve anlattığım olayları birebir gözlemlediğim bu yaşam öyküsünü nedenleri ve niçinleri ile çıkarılacak derse kadar okuyucuya aktarmaya çalıştım. Doğrusunu isterseniz biraz zorlandım. Çünkü koskoca yaşanmış bir hayat ve kumarın bir insan hayatını nasıl bitirdiği ve getirdiği durum sonuç her şeyin kaybı... Yazımı açıklayıcı yorumunuz ve katkınız için teşekkür ediyorum. Sağ olun. Saygı ve selamlar.

Hanife Mert dedi ki...

Merhaba Recep Bey,
çok teşekkür ediyorum, değerli yorum ve katkınız için.
Selam ve saygılar.

deeptone dedi ki...

ya bu öykü herhalde gerçek değil mi. neler olabiliyor değil mi bu hayatta. herşey değişebiliyor. burdaki hikaye çok hüzünlü yaa.

Hanife Mert dedi ki...

Bu öykü gerçek maalesef sevgili deep... Gerçek hayattan alıntı yaptım. Varlıklı birinin nasıl birden her şeyini kaybettiğini aktarmaya çalıştım.. Maalesef öyle...:(
Teşekkürler, yorum için deep..:)

Müjde Dural dedi ki...

3 gün olmuş ben görmemişim panelinde tesadüfen Hüseyin hocanın yazısına yorum yaparken onun sayfasının blog listesinde gördüm;)
Hanife'ciğim sen de demişsin zaten söyleyecek her şeyi ne oldum dememeli, ne olacağım demeli...
emeğine sağlık canım
sevgilerimle:)

Hanife Mert dedi ki...

Teşekkür ediyorum Müjdeciğim. Senin de okuyan gözlerine gönlüne sağlık canım... Aynen öyle insan ne oldum dememeli, ne olacağım demeli.
Öptüm canım ikinizi de, sevgilerimi yolladım size..

Hobistanya dedi ki...

Selamlar Hanife ablacım,
Hikaye ibretlik ve çok etkileyici, Kıyamadığımız yavruları kavanozda yetiştirir gibi büyütüyoruz, aman eksiği olması, her dilediğini yapalım, o almadan biz alalım sonrasında da herşeyi kolay elde ettikleri için ,önemsemeyen, umursamayan, sevgi ve saygı yoksunu insanlar ortaya çıkıyor, Kendi başlarına ayakta duramayan hep birinin destağine ihtiyaç duyan insanlar,
Bu arada anneler gününüzü de kutluyorum, Bunda sonra bende bloğumun başındayım artık , Sevgilerimle :)

Recep Altun; dedi ki...

Merhabalar.
Anneler Günü'nüzü kutlar; daha nice Anneler Günü'ne sağlıklı,huzurlu ve mutlu bir şekilde erişmenizi can-ı gönülden dilerim.
Edebi aleme irtihal etmiş tüm annelerimize de Cenab-ı Hakk'tan rahmetiyle muamele eylemesini niyaz ederim.
Selam ve dualarımla.

Hanife Mert dedi ki...

Öncelikle çocuk yetiştirmekle ilgi değerli düşüncelerini paylaştığın için, sonra da anneler günümü kutladığın için. Ben de senin kutlamak istiyorum.Ancak anne misin, aday mısın bilmiyorum. Ama Allah izin verirse her halükarda olacaksın. Çok iyi ettin Hobiciğim özlemiştim paylaşımlarını yorumlarını. Öpüyorum seni sevgilerimle. Gönlünden güzellikler seninle olsun.

Hanife Mert dedi ki...

Merhaba Recep Bey,
çok teşekkür ediyorum, ben de sizin ailenizin ve yakınlarınızın anneler gününü kutluyorum.
Selam ve saygılar..

Özgür Tatlar dedi ki...

Bu kadar acı haberden sonra, sizin yazı tuz bastı. Yüreğimiz Madende kaldı.

Hanife Mert dedi ki...

Aynen öyle sevgili Özgür Tatlar. Yüreğimiz madencilerimizde çaresiz bir şey yapmadan izliyoruz bekliyoruz. Bir şey yazamıyor düşünemiyoruz.
Teşekkür ediyorum.
Sevgiler.

gülsen VAROL dedi ki...

Yazılarını zevkle okudum yüreğim hüzün dolsa da. Seni tanıdığıma memnunum sevgili Hanife. Kalemine ve yüreğine sağlık ve bereket.

T.C Hanife Mert dedi ki...

Ben de sizi sayfamda gördüğüme ve tanıdığıma mutlu oldum. Sizin de okuyan gözlerinize yüreğinize sağlıklar diliyorum.
Sağlık ve mutluluk dileklerimle,
sevgi ve selamlar...