23 Temmuz 2013 Salı

Hatır Artık Hatıralarda mı?

Çocukluğumda, insanların birbirine şöyle dua ettiklerini hatırlıyorum;” Allah dumanınızı doğru tüttürsün.”Çocukluğun verdiği saf ve temiz düşüncelerle evlerin bacalarından yükselen dumanlara bakardım. Oysa dumanlar kıvrım kıvrım adeta gamı kasveti, kederi alıp götürürcesine yükselirdi gökyüzüne..Orada sorun mu var acaba? diye düşünürdüm. Çünkü eğri büğrü tütüyordu.
Çok haklıydı bu sözü söyleyenler gürül gürül yanan sobaların etrafına toplananlar ellerini ısıttığı gibi yüreklerini de ısıtıyordu. Derdi, gamı, kederi,ve üzüntüsü de yanan ateşle dumana karışıp gökyüzü semalarına karışıp uçuyordu. Her aile diğer bacadan yükselen dumandan haberini alıyordu belli ki..Bu duaya vesile olmuş.
Şimdilerde ise ne baca görebiliyoruz ne duman.. Devasa yükselen binalardan başka göze çarpan sevgisiz, mutsuz, umutsuz, karamsar,kötümser,agresif, gergin  üzgün ve yalnız yüzler...Sobamız yok, ancak yangınlar yüreğimizde çörekleniyor. Dumanı ateşi orada kor halini alıyor. Çünkü gürül gürül yanan sobayı farklı araçlarla değiştirdik... Haber veremiyoruz durumumuzdan eşe, dosta, arkadaşa, konuya, komşuya…Devasa yükselen binalarla birlikte içimizde ki sıkıntılar,endişeler,huzursuzluk, mutsuzluklarımız da devasa boyutlara ulaştı.Yürekleri yakıyor gürül gürül..
Elektirik faturası ödemek için gittiğimde, sırada beklerken gördüm. Bir annenin parıldayan gözlerinde ki endişeyi, korku ve çaresizliğin yüreğinde kor halini almış acının gözlerine yansımasını.. Hasta olan yavrusuna çare olamayışının çaresizliğini, onu kurtaramamanın verdiği acıyı, korkuyu okudum o parlayan parıldayan gözlerinde... Anlatırken dudakları titriyordu. Zaman zaman gözleri nemleniyordu. Belli ki; yüreğini yakan ateşi söndürememiş, paylaşıp sıkıntısını azaltamamış. Hatırı hali sorulmamış, yüreğini yakan ateşin alevini paylaşacak dindirecek birini aradığını fark ettim.Bu durum benim de içimi acıttı.. Belki bacadan kıvrım kıvrım duman yükselmiyordu ama, o duman öyle yakıp kavurmuş ki o acılı ana yüreğini, acı gözlerinden fışkırıyordu..
Durumunu anlayan halini hatırını soran var mıydı? Belli ki bulamamış...! Kim kimin hatırını soruyor ki, sorulmalı mı? Yoksa gerçekten hatır geçmişin tozlu hatıraları arasında ki o hazin yerini mi almıştı... Hatır hatıralarda mı kalmıştı artık?..
Öyle kendimiz olduk ki, hatır sormak şöyle dursun..Öbek öbek kaçar olduk, hatırı sorulası dostlarımızdan, arkadaşlarımızdan, kardeşlerimizden.. Nerde kaldı bizim hatırşinaslığımız, kardeşimizin dertleri ile dertlenmemiz..?
Oysa; öyle ince, derin ve yüreği sevgi dolu paylaşımcı, hoşgörülü, olmayı öğütleyen bir kültür mirasının varisleri olan bizlere, kardeşimizin derdiyle sıkıntısıyla dertlenmemizi, paylaşmamızı öğütlerken; “Müslüman’ dan bir sıkıntıyı giderenin, Allah da kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir” diye müjdeler veren rahmet peygamberi(s.av)nin bu müjdesi hatıralarda kalmış,tıpkı hatır gibi..Soramaz olmuşuz eşimize dostumuza, arkadaşımıza,yare yarene hatırını.. Oysa bir fincan kahvenin hatırını kırk yıla yayan medeniyet, acaba bir hatır sormanın değerini kaç katır yükü ile taşıyabilir..

Hatırı sorulan ve hatır soranlardan olmanız dileğimle.



Muhabbetle
Hanife MERT

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Bir gün daha bitmeden!

Bir günün  daha geliyoruz sonuna. 
Ufukta yakıcı güneşin kızıllığını  saklıyor bulutlar.
Ve bir gün daha bitmeye hazırlanıyor.
Belki de  hayattaki son günlerimiz 
zamanın hızlı çarkında kaybolup gidiyor
ömrümüz, sezdirmeden.  
Yapamadıklarımızı yapmak ve keşkelerimiz için ek süre yok!
Geç olmadan tutunmalı hayata,
Bulutun maviliğini, güneşin kızıllığını,
ayın parlaklığını, yıldızların güzelliğini,
yağmurun rahmetini, denizin serinliğini, 
yeşilin huzurunu fark etmeli fark ettirmeli.
Sevginin yüceliğini, dostluğun değerini,
vefanın güzelliğini bilmeli bildirmeli herkese!
Çaresizliğin çaresi olmalı dindirmeli acıyı.
Dertlinin dermanı, göz yaşında umut olmalı.
Zalimi değil mazlumu kucaklamalı. 
Kuşların kanadına  yazmalı 
barış, sevgi, kardeşlik türküsünü 
 ulaştırmalı  herkese...
Bir gün daha bitmeden...
Son gündür belki deyip, 
bu günü dolu dolu yaşamalı...!
Yaşamalı! çünkü yarın, 
 geriye kalan ömrümüzün ilk günü...  
      Hanife Mert

       16.07.2013


13 Temmuz 2013 Cumartesi

Ben Okurum Ya Resululllah...


Ashabın çoğu gibi o da fakir, mütevazı bir hayat yaşıyor. Deve çobanlığı yaparak geçiniyor. Dünyalık namına hiçbir şeyi yok.Ama engin bir yüreği var. İşkence yapılacağını bile bile kabul etmiş İslamı. Mekke döneminin başları. Henüz açık tebliğe izin çıkmamış. Müminler Erkamın Evinde toplanıyorlar. Rasülullah sahabesine yeni inen RAHMAN SURESİ'ni okuyor.
Sure; Allahın nimetlerini sayıyor ve her ayet, FEBİEYYİ ÂLÂİ RABBİKUMÂ TÜKEZZİBÂN (Rabbinizin hangi nimetlerini inkar edebilirsiniz?) meydan okuması ile bitiyor. Rasülullah:
-Bu sureyi gidip Kâbe önünde müşriklere okuyana cennet vardır. Kim ister,diye soruyor.
Herkesten önce O atılıyor öne:
-Ben isterim Ya Rasülulallah!..Nolur ben okuyayım!..
Çelimsiz,zayıf,kısacık Abdullah bu Abdullah Bin Mesud O gitse çok hırpalanır diye susuyor Rasül.
İstiyor ki,güçlü bir sahabe çıksın. Bir daha soruyor:
-Bu sureyi gidip Kabe önünde müşriklere kim okur?
Abdullah yine atılıyor.Rasül,tekrar bakınıyor.Son kez soruyor:
-Bu sureyi gidip Kabe önünde müşriklere kim okur?
Bu defa da Abdullah iştiyakla öne atılınca:
-Peki o zaman,haydi git oku!...
Abdullah bir ikindi vakti yola çıkıyor Kabe ye doğru.Ebu Cehil başta olmak üzere Mekke müşrikleri Kabenin gölge düşen tarafında pinekliyorlar.Abdullah,boyundan büyük bir cesaretle,vakur adımlarla Kabe kapısına çıkan merdivenlere yöneliyor.Kapı önünde durup başlıyor davudi sesi ile haykırmaya:
-Bismillahirrahmanirrahim ERRAHMANU ALLEMEL KURAN..Rahman Kuranı öğretti.İnsanı yarattı.Ona açıklamayı öğretti.Güneş ve Ay bir ölçüye göre hareket etmektedir.Bitkiler ve ağaçlar secde ederler Allah insanı pişmiş çamura benzer bir balçıktan yarattı.O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?!...

Ebu Cehil: Deve çobanına da bak seeeen!...Susturun şunu!.. diye bağırınca Abdullahın üzerine çullanıyor müşrik sürüsü. Abdullah okumaya devam ediyor. Taşlar atılıyor, yumruklanıyor, elbiseleri yırtılıyor. Onlar saldırdıkça mırıldana mırıldana sureye devam ediyor Abdullah. Yüzü gözü kanlar içinde kalıyor. Rasülullahın yanına o halde dönüyor. Neredeyse düşüp bayılacak Nefes nefese konuşuyor:
-Görev tamam Ya Rasülallah!.. Vallahi yılmadım, halime bakmayın, surenin hepsini bitirdim Ya Rasülallah!..
Rasülullah Abdullahın bir haline,bir de içinde kaynayan iman aşkına, heyecanına bakarak konuşuyor:
-Kulağına ne oldu Abdullah?
Abdullah:
-Kulağımı Ebu Cehil kopardı Ya Rasülallah!... Ama gam değil,sureyi okudum onlara!..Abdullahın yırtılan kulağından kanlar sızıyor.Rasülullah müjdeyi veriyor:
-Sen cennetliksin Ya Abdullah!..Vallahi, kulağını kesen adamı öldürmek sana nasip olacak!..
Medineye hicret ediliyor. Bedir Savaşı müminlerin ilk zorlu sınavı. Ebu Cehil bir okla yere yuvarlanıyor. Yerde kıvranan Cehaletin Babasına Abdullah koşuyor. Rasülullahın haberi gerçekleşiyor ve Abdullah öldürüyor Ebu Cehili

Kuran okumayı başaranlar,Kuranı sevenler öldürürler cehaleti. Kurana yönelmişseniz,içinizden cahilce isteklerle sizi meşgul eden, önünüzü kesen nefsinizi öldürmek size nasip olacaktır....
alıntı

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Sitem! (İlk denemem)

Nedir bu mutsuzluğun,
Nedir bu hırsın?
Nereye kadar sürecek 
bu doyumsuzluğun?
Gideceksin sende
bir gün bilinmezliğe
Kuru yaprağın dalından
düştüğü gibi.

H. MERT
06/07/2013 
Mersin

5 Temmuz 2013 Cuma

Zamanla Yarış...

İnsan sürekli bir yerlere ulaşmanın yetişmenin  çabası içerisinde kıvranıp duruyor... Zamanın peşine takılmış, tıpkı maraton koşusu yapan sporcunun bitiş çizgisine bir an önce varması için önüne çıkan tüm engelleri aşması, bazen kırıp dökerek var gücü ile koşması gibi… "Zaman" hani şu  her şeyin ilacı olan...Yaralarımızı iyileştiren, acılarımızı dindiren merhem... Kimi zaman bırakın tedavi etmeyi hastalığın ta kendisi oluyor. Ardında hüzün, hasret,  elde, yüzde, dilde, gözde, ruhta, yürekte  imzasını  bırakıp gidiyor. Onun tek derdi   geçmek... İnsanın bütün çabası  ise yetişemeyeceğini bile bile  mücadelesini sürdürmek...  
Daha dün gibi 2012' yi uğurlayıp, 2013' ü kutlayışımız... Şimdi yılı yarıladık. Zaman öyle hızlı geçiyor ki,  insan da  bir kuş misali bu gün burada yarın bilmem nerede? 
20 Haziranda   büyük bir hasretle kızıma kavuştum. Birlikte çok güzel vakit geçirdik. Kızımın gelmesinden bir kaç gün sonra  Japon arkadaşını misafir ettik. Adı Kotoko Madono.  Ülkeler arası öğrenci değişim proğramı çerçevesinde, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde dünya tarihi okumuş. Dokuz aydır Ankara'da imiş. Okulu bitirmiş ülkesine dönecekken kızım Mersin'e de davet etmiş. Bana misafirimiz var anne kabul ederseniz dediği vakit önce biraz tedirgin oldum. İyi misafir edememekten çekindim açıkçası. Çünkü sadece biz değil orada Milletimizi temsil ediyor hissine kapıldım. Kızım, Kotoko'nun meramını anlatacak kadar Türkçe bildiğini o nedenle anlaşma konusunda problem olmayacağını söyledi. Bu anlamda biraz rahatladım. Damak tadı konusunda sıkıntı olur diye düşündüm, kızım bu konuda da beni rahatlattı. Türk mutfağını çok sevdiğini söyledi. Hal böyle iken bana da yöresel yemeklerimizi hazırlamak düştü. Sağ olsun komşum Serpil hanımın da yardımı ile içli köfte, mantı hazırladık.Mercimek çorbamız, tavuk ve sebze yemeklerimiz, salatamız ve milli içeceğimiz ayran ve diğer meyve sularımız ile ikramımızı en güzel şekilde yapmaya çalıştık. Kaldı ki milletimizin en güzel özelliği değil mi? Misafire izzeti ikramda bulunmak. Onu memnun etmek için elinden geleni esirgememek.
  Kotoko'yu hepimiz çok sevdik. Çekik gözleri,omuzuna kadar inen  düz saçları, zayıf ve minyon tipli sıcak ve sevecen hali ile kendini sevdirdi. Onun da bizden memnun kalması, ayrıca yemekleri çok beğendiğini söylemesi beni son derece mutlu etti.  Kızlarla birlikte gezdiler, denize girdiler, eğlendiler. Bizi unutmaması için ona, oyalı bir yazma ve kuran meali hediye ettim. Budist olduğunu, kuranı merak ettiğini okumak istediğini söylemesi beni ayrıca sevindirdi.Memnun bir şekilde buradan ayrıldı.Onun mutlu ayrılması ailecek bizi de mutlu etti. 
Kotoko'nun gittiği günün ertesi,  Anamur'a eşimin abisinin kızının düğününe gitmemiz gerekiyordu. Ani bir kararla apar topar alış veriş yaptık. Alel acele hazırlanıp yola koyulduk. Her zamanki gibi ani kararla apar topar hazırlanmamıza rağmen bu defa  temkinli idim. Zihnimde oluşturduğum listeme göre davrandım ve tüpü kapattım mı, suyu kapattım mı, ütünün fişini çektim mi? endişelerini ortadan kaldırdım. Anamur'a düğünden bir kaç gün önce gittik. Hem akraba ziyareti hem düğün. Yani  bir taşla iki kuş vurmuş olduk. Anamur'da da zaman çok dolu geçti. Düğün telaşı bir taraftan, diğer taraftan sırayla akraba ziyaretleri vaktin nasıl geçtiğini anlayamadık.  Düğünden önce her zaman olduğu gibi rahmetli babamın mezarını ziyaret etmek istedim. Sağ olsun eşim ve görümcemin kızları ile birlikte gittik. Mezar Anamur'un Kızıl aliler köyünde. Giderken yanımıza  su ve murt dalı aldık. Hava inanılmaz sıcaktı.
Güneş tam tepede öğle vakti idi. Mezarın üzerinde çok fazla ot vardı. Ayrıca bir de arı yuva yapmış. Eşim ateş yakıp arıyı kaçırmak istedi. Otların bir bölümüne  kağıt yakıp tutayım derken birden kurumuş otlar alev aldı. Biz telaşlandık yangın mezarın kıyılarında ki otlara da atladı. Mezarın yakınında bir ev vardı. Görümcemin kızının arkadaşının evi. Hoş tanıdık olmasa bile öyle bir durumda insan su istemek için giderdi. Oradan güğümlerle su verdiler bize. Neyse ki, yangın çok fazla büyümeden söndürdük.  Bu arada eşim şaşkınlıktan ayakları ile söndürmeye çalışırken parmakları hafif yandı. Mezarın üzerinde ki kurumuş dalları söküp, suladık. Murt dalını diktik. Yasin suresini okuduk, duamızı yaptıktan sonra mezar ziyareti maceramız son buldu.
1 temmuz pazartesi günü eşimin yiğeninin  düğününü yaptık. Çok güzel bir düğün oldu. Çiftimizi Allah mutlu mesut etsin bir yastıkta kocatsın. Düğünün hemen ertesi yani salı günü Mersin'e döndük. 
Dün akşam kızımı  Eskişehir'e uğurladım. Tekrar başa, başladığım noktaya geri döndüm...
Yazımın başında zamanın çok çabuk geçtiğinden dem vurmuştum. Şimdi düşünüyorum da! yaklaşık bir hafta gibi kısa bir zaman dilimine ne çok şey sığdırmışız...Yaşarken fark etmiyoruz lakin zaman geçerken bizden çok şeyi de beraberinde alıp götürüyor. 
Hayatı farkında yaşamalı, sevgiyi, dostluğu, kardeşliği hissetmeli, hissettirmeli.
Umutların, hayallerin beklentilerin  zamana kurban edilmemesi dileğiyle....

MURT/MERSİN BİTKİSİ HAKKINDA KISA BİLGİ
Murt/Hambelez) Mersingiller ailesindendir. 100 kadar türü vardır. Karadeniz, Ege ve özellikle Akdeniz kıyılarımızda kendiliğinden yetişir. Mayıs-haziran ayları arasında, beyaz renkli çiçekler açan, 1-3 m boylarında, yapraklarını dökmeyen, bir ağaççıktır. Yapı itibariyle gövde ve dallar şeklinde değil maki görünümündedir. Yapraklar kısa saplı ve karşılıklı, yeşil renkli, derimsi, oval şekillidir ve üzerinde salgı bezleri bulunur. Yaprakları hoş kokuludur. Yapraklarında ve çiçek dallarında reçine, tanen, sinaol, terpen, mirtol, pinen gibi maddeler vardır. Çiçekler beyaz, uzun saplı olup, tek olarak her bir yaprağın koltuğunda bulunur. Mersinde murt, Adana - Hatay taraflarında hambelez, diğer yörelerde mersin denilen meyveleri nohut büyüklüğünde, beyaz üzerine morumsu siyah lekelidir. Meyvenin ortalarında çok miktarda incirinkinden biraz irice olan hafif kekremsi çekirdekleri murt yeme zevkini azaltır. Murtda uçucu yağ, şeker, sitrik asit bulunur. Mersin bitkisinin dal, yaprak, çiçek ve meyveleri hoş kokuludur. Bitki, döktüğü tohumlarla kendiliğinden çoğalır ya da gövde çelikleriyle üretilir. 
Kullanıldığı yerler:
Murt dalları talvar (gölgelik) yapımında, Tak, Düğün salonu, sahne, kürsü süslemede, kesme çiçek tanziminde kullanılır. (Veya kullanılırdı) Murt; Mesane iltihaplarını giderir. Nezlede faydalıdır. Akciğer iltihaplarında kullanılır. Bel soğukluğunda faydalıdır. İshali keser. Mide ağrılarını giderir. Egzamada faydalıdır. Saçları boyamakta kullanılır. Bitkinin yaprakları, çiçekli dalları ve yapraklarından elde edilen uçucu yağ (Mersin esansı) kullanılır. Yaprak ve meyveler kabızlıkta, mikrop öldürücü, iştah açıcı, kan dindirici, antiseptik ve hâricen yara iyi edici olarak kullanılır. Taze yapraklarından, su buharı distilasyonu ile “Mersin Esansı” elde edilir. Bu esans renksiz, akıcı, özel kokulu ve yakıcı lezzetlidir. Takriben 100 kg yapraktan 300 gr esans elde edilir. Mirtenol, sineol ve terpenler ihtivâ ederler. Gıda ve parfümeri sanayisinde kullanılan önemli bir ham maddedir. Yöresel olarak şeker hastalığına karşı da (günde 10 damla) kullanılır. Mersin meyveleri uçucu yağ, tanen, sekerler ve organik asitler ihtivâ eder. Antiseptik özelliği de bulunan meyveler yemiş birkaç gün bozulmadan bekleyebilir.