27 Ağustos 2016 Cumartesi

Cahilliğin Gözü Kör Olsun

 Hilal gecikmişti. Çayımı alıp, pencere kenarındaki kanepenin üzerine oturmuş hem çayımı yudumluyor, hem de dışarıyı seyrediyordum. 
  "Engin de gitmiş olmalı. Ne zamandır görmüyorum. Hem görsem ne olacak ki? Onunla karşılaşmamak için köşe bucak saklanan ben değil miydim? En son karşılaşmamızdan sonra, utancımdan yüzüne bile bakamıyordum." diye düşünürken pencerenin önünden bir gölgenin bizim eve doğru geçtiğini fark ettim. Az sonra kapı çaldı. Kapıyı açtığımda Songül Abla karşımdaydı. İçeri girmesini söyledim. Biraz tedirgindi. İçeri girip girmeme konusunda kararsızdı. Elindeki çağla yeşili ipi göstererek:
-Bundan  sizde var mı? Buz dolabı örtüsü işliyordum da yetmedi, dedi.
 O günlerde mahallede armutlu buz dolabı örtüsü işleme
 furyası başlamıştı. Bu örtüyü işlemeyen neredeyse kimse kalmamıştı. Kadınlar işlengi konusunda birbirleriyle yarışırcasına hareket ederdi. Biri bir yerden bir model bulsa, diğerleri de aynını alıp işlerdi. Kimisi de bulduğu modeli gizler, bende olan başkasında  olmasın düşüncesi ile kimseye göstermezdi.
 Songül Abla'ya da çay ikram etmiştim. Çayından bir yudum alıp yüzüme baktığında içim ürpertmişti. Çok anlamlıydı bakışları. Koyu kahverengi çekik gözlerinde, hüzün ve derinlerindeki acıyı görmüştüm. Masum bir duruşu vardı. Ezilmişlik çaresizliğin verdiği mahcubiyet okunuyordu yüzünde. Annem komşularla arasının iyi olmadığını söylemişti... 
-Annen ne zaman gelecek? dedi.
-Bugün yarın gelir, dedim.
-Teyzen nasıl olmuş, toparlanmış mı biraz? dedi.
-Evet, ayağa kalkmış, dedim.
Kanepenin üstünde duran kitaplara bakıyordu, hayran hayran.
-Ders mi çalışıyorsunuz? dedi.
- Evet Hilal'le birlikte çalışıyoruz, dedim.
 Sonra derin bir iç geçirdi. Başını kaldırdı, yüzüme baktı. Gözleri parlıyordu, kesin ve ısrarcı bir tavırla:
-Okuyun kızım! okuyun! Bizim gibi kara cahil kalmayın, dedi.
 İçinin sitem, öfke ve isyanla dolu olduğu parlayan gözlerinden okunuyordu. 
-Beni okutmadılar, dedi. Hem de çok istiyordum okumayı. Okuyup öğretmen olmayı... 
Çaresizce başını eğdi:
-Ama olmadı, dedi.
Neden? diyecektim ki, o cevabı verdi.
-fakirliğin cahilliğin gözü kör olsun, dedi. 
Sustu...
-Hiç okula gitmedin mi? Songül Abla, dedim.
-Yok, göndermediler. Biz okula gitsek evdeki işi kim yapacak, tarlada kim çalışacak? O zamanlarda köyde kızlar okula gönderilmezdi. Kız kısmı okuyup ne yapacak? Alan pezevenk beslesin derlerdi...
 Şehre geldiğimizde arkadaşlarım okula gidiyordu. Anneme babama yalvardım okula gideyim diye nafile... O zaman da paramız yoktu, göndermediler, dedi. 
 Gözleri hafif nemlenmişti. Lastikli küçük çiçekli basma eteğinin iç cebinden çıkardığı buruşmuş beyaz patiska mendille burnunu sildi. Ses çıkarmadan onu dinliyordum. Çok üzülmüştüm. Ne yapılır, onu rahatlatacak ne söylenirdi? bilmiyordum...
Sesi titriyordu, sitemliydi, konuşmasına devam etti:
-Ama kardeşlerime para buldular. Benden başka üç kardeşimin üçünü de okuttular. Onlara para buldular ama. İkisi meslek sahibi oldu. Engin'de yakında okulunu bitirir, avukat olur. Bana da onların başarıları ile avunmak düşer,  dedi.
 Sonra toparlandı, bardağında kalan son yudum çayı içti.  konuşmasına devam etti.
-Kafanı ağrıtmayayım kızım, dedi. 
Hayır anlamında başımı salladım. Başım hiç ağrır mıydı? Sınav arefesinde en çok ihtiyacım olan öğütlerdi bunlar. Beni daha fazla çalışmaya teşvik edecek motive edecek şeylere ihtiyaç duyduğum bir anda... 
-Bu zamanda okudun mu, sırtın yere gelmez. Kimseye eyvallahın olmaz. Adam yerine konur değer görürsün. Bizim kimsenin yanında kıymetimiz yok. "Ha kör, ha cahil!" hiç bir farkı yok, dedi.
 Konuşmaları çok bilgeceydi. Cahil biri gibi değildi. Çok etkilenmiştim. Beni önemsemiş, kendisine yakın hissetmiş, içinde gizlediği sırlarını paylaşmıştı. Mutlu olmuştum.  
-Engin alışmış mı, yeni okuluna? deyiverdim.
-He ya, alışmış. Önce çok zorlanmış. Tabi oralar kendi evin gibi olur mu? Bir odada sekiz on kişi kalıyormuş. Biri çalışmak istese öteki müzik dinlemek istermiş. Bir diğeri yüksek sesle konuşurmuş. Her birinin huyu başka başka. Onlara uyum sağlamak zor tabi. Bir banyoyu, tuvaleti kırk kişi kullanırmış...
 Şaşırmıştım, inanamamıştım:
-Ne, kırk kişi mi? Yok canım, dedim.
-Tabi, öyle söyledi Engin. Saatlerce tuvalet kuyruğunda, banyo kuyruğunda beklerlermiş. Orada atik olmazsan yandın  diyor, ha bir de vaktinde kalkıp yemek haneye gitmezsen de aç kalırsın dedi. Oralarda her şeyden zor olan da parasızlık... Yetiştirememiş çocuk. Anamgil fazla gönderemiyor. Devletten aldığı da yetmiyor. Çalışmak zorunda tabi. Lokantanın birinde iş bulmuş. O yüzden burada çok kalmadı. Bir hafta durdu gitti, dedi.
 Ortam sessizleşmişti. Biran kendimi orada hissettim. "Olsun, ben her şeye razıyım yeter ki kazanayım dedim. 

Muhabbetle,
Hanife MERT