15 Ekim 2016 Cumartesi

Bir Bilene Sor


Yıllar geçtikçe zaman  değişiyor. Sonra insanlar değişiyor. İhtiyaçları, beklentileri, düşünceleri, istekleri, öncelikleri değişiyor. Bu değişim onun  hayat felsefesini yaşam biçimini de değiştiriyor.


Özellikle son zamanlarda hayatının merkezine " BEN" lik duygusunu yerleştirmiş insanlarla sık sık karşılaşmaktayız. Öyle ki, onlarda  "ben" lik öyle tavan yapmış ki; her şeyde ben diyor başka bir şey demiyor. Ben bilirim, ben yaparım, ben doğruyum, ben haklıyım, benim hakkım, düşüncesi hükmetmiş vicdanlara. Karşıdakini eleştiren, rencide etmeye çalışan, alay eden küçük görmeye çalışan, ötekileştiren tavırlar son dönemlerde alabildiğince revaçta. 
Mevlana Mesnevisinde bu konuyla ilgili bir hikaye anlatır. Hikaye şöyle başlıyor; Kendini beğenmiş bir gramer (nahiv) bilgini, boğazdan karşıya geçmek için bir kayık kiraladı ve gururla oturdu yerine.
Kayıkçı, olgun ve alçak gönüllü bir insandı. Hiç ses çıkarmadan küreklere asılıyor, yolcusunu sağ salim karşıya geçirmek ve üç beş kuruş kazanmak istiyordu.
Denizin orta yerine geldikleri sırada Bilgin küçümser bir eda içinde sordu:
-Sen hiç gramer okudun mu?.. dil biliminden anlar mısın?
Kayıkçı:
-Hayır efendim dedi, ben cahil bir kayıkçıyım, dediğiniz şeylerden hiç anlamam.
-Vah vah dedi Bilgin, ömrünün yarısı boşa geçmiş!..
Böyle bir süre ilerledikten sonra rüzgar şiddetini artırmaya, dalgalar büyümeye başladı. Denizde fırtına çıkmış, Bilgin korkmaya başlamıştı.
Kayıkçı olağanüstü bir güçle kurtulmaya, sağ salim karşı kıyıya geçmeye çalışıyordu. Gördü ki artık kurtuluş ümidi yok, Bilgine dönüp sordu:
-Efendim, yüzme bilir misiniz?
Bilgin:
-Ne yazık ki bilmiyorum diye inledi.
O zaman kayıkçı:
-Vah vah dedi, şimdi ömrünün hepsi boşa gidecek! Keşke gramer bileceğinize benim gibi yüzme bilseydiniz de canınızı kurtarsaydınız, der.

 
 Sahip olduğu hiç bir şey kendine ait değil insanın. Ona sahip olduklarını veren bir yaratıcı var. Ne kadar yükselirsen yüksel sonunda yere mahkumsun. Gideceğin yer varacağın menzil belli. Kime büyüklük taslıyorsun? Şeytan da kibrinden Hz. Adem'e secde etmedi cennetten kovuldu, kaybedenlerden oldu. 


  Kibirli olanlar da aynı değil mi? Üzerindeki kibir yaftasını atıp alçak gönüllü olmalı insan...Benden başka doğru olan da, doğru düşünen de vardır. Benden başka haklı olan da, benim hakkım olan şey, başkalarının da hakkıdır diyebilmeli. Benim bilmediğim, bildiğimi daha iyi bilen de vardır alçak gönüllüğünü göstermeli insan...


Muhabbetle, 
Hanife Mert

13 Ekim 2016 Perşembe

Kırgın Umutlar

Bu sabah öyle durgun ki sular,
Salmadı güneşi gökyüzüne bulutlar.
Bu sabah öyle kırgın ki umutlar,
Sardı yine yüreğimi huzursuzluklar

Şüpheyle bakar oldu hüzünlü gözler
Ne yapsan  kar etmez oldu söylenen sözler
Mutsuzluğa gebe olmuş gibi atıyor
Acıyla dağlanmış çarpan yürekler.

29.07.2016/ Mersin 

Hanife MERT

12 Ekim 2016 Çarşamba

M. Kemal Atatürk Diyor ki!



“… Türkiye’yi yok etmeye girişenler, Türkiye’nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkar paylaşarak birleşmiş ittifak etmişlerdir.
Ve bunun sonucu olarak, birçok zekalar duygular fikirler Türkiye’nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Bu geleneğin Türkiye’nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye’yi ıslah etmek, Türkiye’yi uygarlaştırmak gibi bir takım bahanelerle Türkiye’nin iç hayatına iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Güç ve kuvvet elde etmişlerdir.
“… Bunların etkisinde kalarak milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin! Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir tarihte böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır.
İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakatlanmış bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her yıl, her yüzyıl biraz daha gerilemiş, daha çok düşmüştür.
“…Bu düşüşün çıkış noktası korkuyla, aczle başlamıştır. Türkiye’nin, Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkûmmuş gibi, Türkiye’yi atıl ve çekingen bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektirdiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye’de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki, ‘Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur.’ Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı, bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. ‘Onlar Bizi idare etsin’ diyorlardı.”
Mustafa Kemal
6 Mart 1922

Ne büyük bir liderlik! Ne gerçekçi bir öngörü... Gurur duymalıyız M.Kemal gibi bir liderimiz olduğu için. Onun bıraktıklarına canla başla dört sarılmalı ve sadece sarılmakla kalmamalı hayata geçirmeye özen göstermeli. Bunları evlatlarımıza yakınlarımıza dostlarımıza milletimize anlatmalı yaşatmalı. Ancak böyle çıkar bu millet karanlıktan aydınlığa...
Muhabbetle,
Hanife Mert

10 Ekim 2016 Pazartesi

Yine Terör, Yine Şehit, Yine Acı



Yine terör, yine masum insanları, Mehmetçiklerimizi hayattan kopardı... Dün Hakkari'nin Şemdinli  ilçesindeki Durak Jandarma Karakoluna Pkk lı caniler tarafından bombalı saldırı düzenlenmiş haberin devamı http://www.hurriyet.com.tr/son-dakika-haberi-semdinlide-5-tonluk-hainlik-10u-asker-15-sehit-40243639 linkten okuyabilirsiniz. Zaten biliyorsunuz.

Acı düştü yine yüreklere. Kimi baba olacaktı, kimi koca, ki  mi özlemişti anacığını... Ama onlar "ŞEHİT" oldular. Eli kanlı caniler tarafından tüm hayalleri, tüm umutları, hayatları birer birer  söndürüldü. Artık bu konuda yazmak, konuşmak, lanetlemek, beddua etmek, şehitlerimize rahmet dilemekten başkası elimizden gelmiyor. 
Dur durak bilmeyen eli kanlı teröristler ülkemizi kaosa sürükleyerek, halkımızı sindirmek, korkutmak ve amacına ulaşmak için elinden geleni yapmaktan çekinmiyorlar. 
Biz ise, amaçlarına ulaşmalarına fırsat vermeyecek, bu zor günleri farklılıklarımızı bir kenara bırakarak millet olarak birbirimize kenetlenerek aşabileceğimize inanmalıyız. Tek amacımız ümidimizi kaybetmeden, şucu, bucu ayırımına girmeden, farklılıkları ötekileştirmeden, birlik ve beraberlik içinde, Çanakkale ve Kurtuluş savaşı ruhunu tekrar canlandırmak ve vatanımıza sahip çıkmak olmalı. 
 Her türlü teröre, haksızlığa karşı uyanık olmalıyız. "Birlikten kuvvet doğar" felsefesi ile birliğimize  ve beraberliğimize her zamankinden daha sıkı sarılmalıyız...
Şehitlerimize Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifalar, yakınlarına ve milletimize sabırlar diliyorum. Son olsun artık diyorum..

Muhabbetle,
Hanife Mert

9 Ekim 2016 Pazar

Vazgeçtim

Vazgeçtim..
Vazgeçemediklerimden 
Başıma gelmesinden korktuklarımdan 
Tüm keşkelerimden 
Tüm eksiklerimden ve tüm fazlalarımdan .....
Fazla düzgün taraflarımdan 
Sevdiğim tüm arızalarımdan 
Fazla emek verdiklerimden 
Hatta hiç vermediklerimden 
Tüm iddialarımdan 
Dibini bildiklerimden 
Yüzünü bile görmediklerimden vazgeçtim...
Vazgeçtim...
Verilmeyen sevgiyi almaya çalışmaktan 
Yeterince iyi olursam sever beni umudundan 
Bedeli ödenmiş tüm bulduklarımdan
Ücretini ödemeden alamadığım tüm sevgilerden 
Aramaktan korktuklarımdan 
Bilmek istemediğim tüm bildiklerimden 
Görmek istemediğim tüm gördüklerimden 
Kendimi kandırdığım tüm yalanlarımdan 
Gözümün önüne konduğu halde bakmadıklarımdan 
Yıkmaya çalıştıkça önüme dikilen tüm duvarlarımdan 
Vazgeçtim...
Vazgeçtim...
Yıllarca istediklerimden,
Beklediklerimden,
Kapısını defalarca çaldıklarımdan,
Peşi sıra gittiklerimden,
Gözlerimi sıkıca kapatıp,
Gerçek olduğuna inanamadığım tüm yalanlarımdan,
Sevmediğim tüm doğrularımdan,
Vazgeçtim...
Ama
Bir sen vazgeçmedin benden,
Bir sen bekledin beni.
Bir sen dinledin.
Hiç ümidi kesmedin benden.
Her zaman için sesimi duyurabildiğim kapım oldun.
Tanıdık bir ses oldun yüreğimde,
Hiç bırakmadın beni bilmediğim yerlerde.
Yönümü hep seninle buldum.
Ben her vazgeçtiğimde,
Sen daha sıkıca tuttun elimden,
Daha çok sevdin sanki 
Daha çok hissettirdin sevgini 
Teselli ettin beni.
Ne ile teselli olacağımı Senden daha iyi bilen var mıdır ?
Ey vazgeçtiğim her şeyden yeni umutlar Yaratan !
Ey kapanan her kapının anahtarını yanında saklayan !
İyi ki yarattın beni 
İyi ki sevdin
Ve iyi ki vazgeçmedin benden.... 
alıntı

5 Ekim 2016 Çarşamba

Beterin Beteri Var mı?

Songül Ablanın işi zordu, hem de çok zordu. Bir taraftan Ahmet'in hastalığı, diğer yandan toplumun zihinsel engelli yavrusuna karşı zalimce, cahilce, vicdansızca davranışları hayatı ona zindan ediyordu. Üstelik tüm bu sıkıntılarla tek başına mücadele ediyor olması, yükünü paylaşabileceği bir eşinin olmaması da sıkıntısını iki kat arttırıyordu. Kafama takılmıştı, sormaktan çekiniyordum. Soracağım sorunun yeri mi, değil mi, onca sıkıntısının arasında onu daha çok üzerim düşüncesi ile, karar verememiştim. -Songül Abla, dedim
-Söyle kızım, dedi.
Ben lafı ağzımda gevelemeye başlamıştım.
-Şey, abi neden öldü? dedim.
- Ahmet büyüyüp serpilmiş genç delikanlı olmuştu. Akranları liseye başlamıştı... Çocuğun yüzüne her baktığında vicdan azabı duyduğunu, onu tedavi ettirmediği için çok pişman olduğunu söylerdi. Ben de ona, artık bu aşamada pişman olmanın kimseye fayda sağlamayacağını, durumu kabullenip kadere boyun eğmekten başka çaremizin olmadığını söylemiştim. O, bu durumu kabullenememişti.Bunalıma girmiş, psikolojisi bozulmuştu. Bir iki defa intihar girişiminde bulunmuş, her defasında birileri vazgeçirmişti. Aslında vazgeçmemiş. Vazgeçmiş gibi görünmüştü. Kafasına koymuş bir kere intiharı. En ince detayına kadar kafasında planlamış her şeyi, dedi.
Songül Ablanın anlattıkları içimi ürpertmişti. Korkmuştum...  Kendimi  korku filmi izliyor gibi hissetmiştim. Buna rağmen merak da ediyordum:
-Peki sonra nasıl olmuş? dedim.
Bir süre konuşmadan uzaklara baktı, gözlerini kısarak. Yüzünün şekli değişivermişti biranda. Kaşları çatılmış, yüzündeki çizgiler adeta derinleşmiş gibiydi. Yüzü soluklaşmış, dudakları morarmıştı. Ondaki değişikliği görünce pişman olmuştum. Elimle omzuna dokundum. 
-Songül Abla, özür dilerim. Çok özür dilerim. Sormamalıydım. Acını tazeledim galiba, dedim.
Yüzünü bana çevirdi. Gözlerimin içine baktı. O, yüreğindeki acıyı susarak gizleyebiliyordu. Ancak içinin ne kadar çok yandığını  gözleri ele veriyordu... 
-Bir ilkbahar sabahıydı, dedi. Devam etti.
 -Güneşin ışıl ışıl parladığı, gökyüzünde bulutların masmavi olduğu, minik serçelerin cıvıldaştığı, papatyaların, nergislerin, lalelerin envai çiçeklerin açtığı güzel günlerden biriydi. Bütün bu güzellikleri göremeyecek, hissedemeyecek kadar mutsuzdum. Yüreğim katran karası gibi kapkaraydı. İçim sıkılıyordu. Her zamanki halim diye kimselere yansıtmadım. Hoş yansıtsam ne olacak ki? Kimin umurun daydım ki?  Neyse o gün karşı komşumuz Ayşe Ablanın oğlu Aydın'ın düğünü vardı. Aydın'ı sen de bilirsin, dedi.
Evet anlamında başımı salladım. Konuşmasına devam etti.
-Düğüne gitmeyi hiç istemiyordum. Hem kocam, hem de kızlar çok ısrar etmişti. Israrlarına dayanamadım. Kocam kendisinin gidemeyeceğini, başının çok ağrıdığını, gitmezsek komşuya ayıp olacağını söylemişti. Ben de kocam ve çocuklarımla birlikte  gitmemizin daha iyi olacağını söylediğimde de kabul etmemişti. O, evde kalmıştı. Biz de istemeye istemeye çocuklarla birlikte gitmiştik. O gece herkes düğündeydi, dedi. 
 Dudakları titriyordu. Ellerini yüzüne götürdü. Gözlerinden   yüzüne doğru inen damlaları siliyordu. Yutkundu tekrar konuşmaya başladı.
-Geç saatte düğün bitmiş,hep birlikte eve dönmüştük. Ahmet, içeri girer girmez sanki ona malüm olmuş gibi balkona gitmişti. Balkondan garip sesler duyduk. Hepimiz balkona koştuk. Gördüğümüz o manzara ne benim ne de çocuklarımın hafızasından sonsuza kadar silinmeyecek bir manzaraydı, dedi.
-Neydi, ne olmuştu? 
-Evin önündeki balkonun dibinde çelimsiz bir erik ağacı vardı. O ağaçta boynuna ip geçirilmiş vaziyette kocamı asılı bulduk... Feryatlar, figanlar, bağırışlar, sonra sonrasını sen düşün. Tüm mahalle başımıza toplanmıştı. Her kafadan farklı sözler çıkıyordu... Bilsem gider miydim hiç... dedi.
Çok heyecanlanmıştım. Nefesim kesilmişti sanki:
-Ne, nasıl ya, neden? gibi kelimelerle hayretimi şaşkınlığımı ifade etmeye çalışıyordum. Nutkum tutulmuştu sanki. Ne söyleyeceğimi bilememiştim... Sorduğuma pişman olmuştum. Ben bu kadar şaşırmış, üzülmüş iken Songül Ablanın ve çocukların durumunu düşünemiyordum bile. 
-Geçti kızım, üzerinden iki yıl geçti. Yavaş yavaş normale dönmeye başladı her şey. Bu olay bizi birbirimize daha çok yaklaştırdı. Ölen kurtulmuştu. Ama bizim için hayat devam ediyordu. Bir yerlerden tutunacak bir dal bularak, devam etmeliydik, hayatımızın geri kalan kısmını yaşamak için, dedi.
Songül Abla her ne kadar alıştığını söylese de, mimikleri, hareketleri, yüz hatları acısının daha ilk günkü kadar taze olduğunu haykırıyordu adeta...
-En çok ne için korkuyorum biliyor musun? dedi.
-Ne? dedim.
-Bana kalsa biran önce  bu dünyadan göçüp gitmeyi, bu çile dolu hayattan kurtulmayı isterdim. Lakin oğlum boynumu büküyor. Kızları da çok düşünmüyorum. Yarın bulurlar birini evlenirler. Ya oğlum, ben olmazsam kim bakar ona? Benim gösterdiğim şefkati merhameti kim gösterir..? Sözünü tamamlayamadı. Boşalıverdi gözlerinden yaşlar, hıçkırıklara boğulmuştu. Ben de dayanamadım. Onunla birlikte ağlamıştım.
-Üzülme Songül Abla..., diyebildim sadece.
-Beterin beteri var kızım. Sağdan soldan kendini bilmez insafsız kişilerin böyle zihinsel engelli çocuklara neler yaptığını duyuyoruz. Ödüm kopuyor. Uykularım kaçıyor. Her gece Allah'a yavrumdan önce canımı alma, diye dua ediyorum. Çocuğun üzerinde sigara söndüren mi dersin, zevkine dayak atanı mı dersin, sana hangisini söyleyeyim, tecavüz edeni mi dersin,..., dedi.
Songül Ablanın anlattıkları gerçekten insanın kanını donduruyordu. Bir insan nasıl olur da bu kadar çirkinleşebilir aklım almıyordu. Nasıl bir hastalıktı ki, kendini savunmaktan aciz, zavallı, hasta birine eziyet etmek ve bundan da zevk almak, aklım almıyordu. 
 Ben ne düşüneceğimi, ne diyeceğimi, nasıl davranacağımı bilemez bir durumdaydım. Bu nasıl olur? Nasıl bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlar ne kadar çirkin, çirkef ve cani olabiliyordu, anlayamamıştım. İçimde bu tür insanlara karşı büyük bir öfke ve nefret  hissetmiştim...  
-Bundan daha beter ne olabilir ki? dedim.
-Öyle deme kızım. Biz neler gördük. Beterin beteri hep vardır. Bir hikaye anlatırlar:
 Şehrin birinde iki yapışık kardeş yaşarmış. Öyle doğmuşlar. Birbirine yapışık şekilde. Bunlar büyümüş genç delikanlı olmuşlar. Biri  ne yaparsa diğeri de aynısını yapmak zorundaymış. Birlikte yürür, birlikte yer, bir birlikte yatarlarmış... Bir gün yolda giderlerken, yoldan geçen biri bunları görünce şaşırmış;"aman Allah'ım beterin beteri var" demiş. Kardeşlerden biri; "bundan daha beteri olur mu?" diye tepki göstermiş. Aradan kısa bir süre sonra diğer kardeşi ölmüş. Bundan daha beteri olur mu? diyen kardeş, ölene kadar ölen kardeşini sırtında taşımak zorunda kalmış, derler. Bunlar kıssadan hisseler, kızım dedi.



Songül Abla bana hayatın hiç bilmediğim,hiç tecrübe edemediğim,hiç karşılaşmadığım farklı bir yönünü göstermişti.Ona teşekkür etmeliyim diye düşündüm. Bu sohbetimizle bana okumakla öğrenemeyeceğim çok farklı bir hayat dersi vermişti...


Muhabbetle,
Hanife Mert

Ne Oldum Deme!

 ...Ahmet gittikten sonra bir müddet konuşmadık. İkimiz de radyoda çalan türküyle efkarlanmıştık. Songül Abla başıyla işaret ederek radyonun sesini açmamı istemişti. İlginç bir tesadüftü. Radyoda; Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar türküsü çalıyordu. Türküyü bitene kadar, konuşmadan dinlemiştik. 
O, duygulanmıştı. Gözlerinden yanaklarına doğru inen yaşı sildi elinin tersiyle...
-Elbette ağlarsa analar ağlar. Çünkü onlar özünden ağlar, dedi.
Songül Abla doğru mu söylüyordu? Gerçekten anneler özden mi ağlardı? Bana inandırıcı gelmemişti. Öyle olsaydı benim  annem de benim için üzülür, merak eder ve beni görmek için  gelirdi diye düşünmüştüm. 
 Elimi tuttu:
-Üzülme, dedi.
Çaresizlik insanı konuşamaz hale getiriyordu. Boynumu büktüm, başımı önüme eğdim ve sustum.
Songül Abla konuşmak, içinde sakladığı sıkıntılarını, acılarını, onu huzursuz eden dertlerini benimle paylaşmak, biraz olsun rahatlamak istiyordu. Bana laf gelmesinden de çekiniyordu  belli ki. Bir gözü yoldan gelip geçenlere, bir gözü de uzaklara bakıyordu:
-Sizinkiler ne zaman gelir? dedi.
-Bilmiyorum birazdan gelirler herhalde, dedim.
Songül Ablaya demelediğim çaydan ikram etmiştim...
Onun sıkıntılarını benimle paylaşması,bilgece sözleri, mücadeleci ruhu, kararlı, güçlü ve dik duruşu beni etkilemişti. Ama, Engin'in ablası olması sebebiyle de ona karşı içimde gizli bir hayranlık duyuyordum. 
Çayını yudumlarken konuşmaya devam etti:
-İşte böyle Elifçiğim, sadece çocuğumun hastalığı değildi beni yıpratan. Dert bir değil ki, kocanla ayrı mücadele et. Konu komşunla ayrı mücadele et. Annenle babanla, kardeşlerinle ayrı ayrı mücadele et... Zorundasın çünkü.  Böyle bir durumda kimseyi yanında göremiyorsun. Herkes karşında yerini alıyor, dedi. 
Ne demek istediğini anlayamamıştım:
-Nasıl yani, dedim.
- Ahmet hasta olduğu için hareketleri de normal bir çocuk gibi değildi. Konuşması, hareketleri, yemek yemesi hatta su içmesi bile bilinçsizdi. Yediği içtiği şeyleri döküp saçarak yiyordu. Bu durumdan konu komşu rahatsız oluyordu. Bu rahatsızlıklarını kimi zaman gizleseler de, kimi zaman dışa vurmaktan çekinmezlerdi. Onların bu tavırları bir ana olarak zoruma gidiyordu. Hangi ana yavrusunun böyle olmasını ister ki? Ahmet'imin böyle olmasını biz mi istedik? Allah'tan geldi, dedi.
  Onun durumuna çok üzülmüştüm.
-Sen haklısın Songül Abla, dedim.
-Haklı olmam insanların bize karşı tavırlarını değiştirmiyordu. Evlerine gelmemizi istemediklerini hareketleriyle belli ettikleri yetmiyormuş gibi, bizim eve de gelmek istemezdi. Kimi de çocukla dalga geçer, ona mahallenin delisi muamelesi yapardı. Hangi birini anlatayım ki sana; geçen gün Ahmet evden kaçıp gitmişti. Kızlarla birlikte aramadığımız yer kalmamıştı. Başına kötü bir şey gelmesinden korkmuştuk. Geç bir saatte eve geldi. Sırıl sıklam olmuş. 
-Ne olmuş? 
-Ne olacak, kendini bilmezin biri  su dolu kanala atmış. Ağlama sesini duyan merhametli biri, kanala girmiş, çocuğu çıkarıp eve getirmiş. Yani Elifciğim kötülerin olduğu kadar bu dünyada iyiler de var. Maddi ve manevi olarak bize yardımcı olmaya çalışan komşularımız, eş dost, akraba da yok değil hani. 
Yavruma söylenen acı bir söz, kötü bir bakış, ona karşı yapılan alaylı bir davranış yüreğime saplanan bir ok gibi canımı yakıyor dayanamıyorum, dedi.  
  Ben ne diyeceğimi, ona nasıl destek olacağımı, hangi sözcüklerin onu bir nebze olsun rahatlatacağını bilmiyordum. Bildiğim tek şey çok üzgündüm.
-Üzülme Songül Abla bu bir imtihan, deyiverdim.
-Haklısın kızım imtihan, imtihan da bizim sorumuz çok zor yerden çıktı be yavrum, dedi.

Muhabbetle,
Hanife Mert