29 Ekim 2015 Perşembe

Cumhuriyet'imiz Bayramımız Kutlu Olsun

Cumhuriyet, Türk milletinin yüzyıllar boyunca, özgürlük ve bağımsızlığı uğruna çektiği acıların ve top yekün mücadelenin sonucunda kazandığı zaferin ürünüdür. 1923 yılında ona en uygun olan, ona yakışan yaraşan bir yönetim biçimi olan Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Cumhuriyet bir yaşam biçimidir. Çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmada bir köprüdür. O bir Fazilettir, erdemdir, bağımsızlıktır. Atatürk'ün bize armağanı, gözümüz gibi sahipleneceğimiz bir emanettir. 

Bütün çekilen çilelerin, yapılan fedakârlıkların bilincinde olmalı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilelebet yaşamasını sağlamak için var gücümüzle mücadele etmeli. Bu mesuliyeti bizden sonraki nesillere aktarmak hepimizin boynunun borcu olmalıdır.

Bu vesileyle Cumhuriyeti kurarak bizim özgür bağımsız bir ülkede yaşamamıza vesile olan başta Gazi Mustafa kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile, canını bu vatana feda eden tüm şehit ve gazilerimizi minnet ve şükranla anıyoruz. Cumhuriyet Bayramımız hepimize kutlu olsun.

Muhabbete,
Hanife MERT

25 Ekim 2015 Pazar

Bakış Acı'sı (... Bölüm)

  
  Bir kitapta okumuştum; “insan kaybetmeye görsün, diye başlıyordu paragraf. Bir yerden başladı mı kayıplar, arkası çorap söküğü gibi gelir. Kimi zaman hızına yetişemez olursun. Ardı arkası kesilmeden devam eder. Her kayıp, insanda üzerine vurulan balyoz etkisi yapar. Silkinip kalkmaya çalışsan üzerine bir diğeri iner. Gücün kuvvetin kesilir. Çaresiz kalırsın. Beden yorgun düşer. Düşünceler karma karışık, ruh kafesine sığmaz olur. Bedenden çıkıp özgür olmak ister lakin ona da izin verilmez. Sonunda teslimiyet...
  Kim bilir, belki de hayatın bir oyunu, kaderin insana çizdiği bir rota yol haritası idi. "Öldürmeyen acı güçlendirir" misali seni güçlü kılmaktı, mücadele gücünü arttırmaktı, gelecekte sunacağı acılara karşı dayanma gücünü test etmekti belki… Belki de umut, sabır, mücadele üçgeninde hayata tutunacak bir dal uzatmaktı güçsüz yüreklere... diyordu yazar.
   Bu yazı tam da bizi anlatıyordu sanki. Babamın ardından pek çok şeyimizi kaybetmiştik. Huzurumuzu, en yakınımız dediğimiz bile böyle yaparsa diyerek insanlara olan güvenimizi ve neden biz? Diye de yaşama sevincimizi kaybetmiştik. Ve daha pek çok şeyi…
  Sonra acaba dedim kendi kendime, " başımıza gelenler bizi güçlendirmek, sabrımızı, mücadele gücümüzü test ederek hayata bağlanmamızı mı sağlayacaktı?”
Evet öyle olmalıydı. Çünkü her şeyimizi yuvamızın direğini babamı kaybeden biz, onun acısını hissedemez ve  yaşayamaz olmuştuk. O acıyı unutturacak farklı acılarla mücadele etmekten...
  Kardeşlerim uyumuştu. Biz annemle demlediğim çay eşliğinde uzun uzun sohbet etmiştik. İçerik hüzün verse de inanılmaz keyif aldığım bir sohbetti. Bu sohbet bana, kendimi en az 5-10 yaş büyümüş gibi hissettirmişti…
   O bal rengi gözleri hüzne bürünmüştü annemin. Uzun ve derin bakıyordu. Orada endişeyi, korkuyu, karamsarlığı  görebiliyordum. Çayını yudumlarken;
  -İşimiz zor kızım, hem de çok zor, dedi.
Ardından hemen ekledi. Ama biz el ele verirsek bu zorluğu aşarız diyerek ümitsiz olmadığını ifade etmişti...
Ona bakarken gözlerinin altındaki torbacıklar, yüzünde yavaş yavaş belirginleşmeye başlayan çizgiler ve saçına  çok erken yaşta düşen aklar içimi acıtıyordu. O daha çok gençti. Şairin 
Yaş otuz beş!yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
….
  Yaş otuz beş şiirinin  ifade ettiği gibi, daha otuz beşinde başlamıştı kayıplar hayatından birer birer. O, hayatın yükünü birlikte omuzladığı arkadaşını, eşini, can yoldaşını kaybetmişti. Bu genç yaşında, toplumun "dul" yaftasını yapıştırdığı, içeriğine binlerce anlam yüklediği ve eşinden ayrılan her kadının  özgürlüğüne ipotek koyan bir kelimeyle farklılaştırdığı; Adanalı teyze, Satı nine, Ayşe bacı, Fatma gelin, Müge hanım, Zeynep… gibi, yüzlercesinden biri olmuştu annem.
 Sonra çayını tekrar yudumladığında, derin bir iç geçirdi.
-"Ah keşke, keşke okusaydım! keşke bir meslek sahibi olsaydım." O zaman bunlara muhtaç olur muyduk hiç? Zira ekonomik özgürlüğünü kazanmış bir kadın, tüm özgürlüklerine de sahip olmuş demektir. Özgür kadın, özgür çocuklar yetiştirir. Özgürce sever, koklar, sahiplenir yavrularını, diyordu.
 Onu okutmadıkları için anne ve babasına sitemini kızgınlığını dile getirmede yetersiz kalıyordu kullandığı kelimeler...  konuşmaya devam etti.
- Kızlarını okuttular, beni böyle cahil bıraktılar. Ne olurdu beni de okutsalardı! Şimdi ben de hayatımı kimseye muhtaç olmadan sürdürürdüm. Yol bilmem iz bilmem nasıl baş ederim? yalanın dolanın, riyanın, kök saldığı bu çirkefe bulanmış hayatla, dedi.  
Ardından sitemini kadere çevirdi: 
-Kadersiz doğmuşum anamdan. Başta yüzüm güldü mü sanki, sonra gülsün.Tam her şeyi yoluna koymuşken, huzuru yakalamışken, babanı aldı elimden. Bizi böyle sorun yumağının ortasına bıraktı, dedi.
   Ben sadece ses çıkarmadan annemi dinliyordum. Mimik hareketlerimle belli ediyordum  duygu ve düşüncelerimi.  Ne diyeceğimi bilmiyordum. Ona nasıl yardım edebileceğimi de. Bunu zaman gösterecekti...
Annem kelimeleri toparladı. İçinde bulunduğu hüzünlü ve karamsar ortamdan çıkmış gerçeğe dönmüştü.
-Bak kızım, babandan bağlanacak maaş gecikebilir... 


Muhabbetle,
Hanife Mert
Not: Yeni kitap çalışmam "Bakış Acı'sı"ndan bir bölümde yorumlarınızı bekliyorum...

6 Ekim 2015 Salı

Dünyanın çivisi mi çıkmış?


    Halk arasında sıra dışı gerçekleşen olayları anlatmak için "bu dünyanın çivisi çıkmış" deyimi kullanılır. İnsanlığın geldiği noktaya baktığımızda halka hak vermemek ne mümkün? 
 Zira nereyi tutsak elimizde kalıyor. İnsanlığın ele alınacak bir yanı kalmamış. Her yerden bela musibet yağıyor. Yaşadığımız dünyada ne düzen intizam, ne hak hukuk adalet, ne ahlak, edep, ne insana saygı, ne vicdan, merhamet, ne hoş görü... kalmamış. "İnsanlık" insanı terk etmiş, vesselam!..

   Şu içinde yaşadığımız ve burada kalışımız belirlenen bir günle sınırlı olan dünyada öyle olaylar yaşanıyor ve öylesine şahit oluyoruz ki; bırakın dudak uçuklamasını, içimizde öyle derin yaralar oluşturuyor ki, hafsalamız almıyor, kanımızı donduruyor, yaşama sevincimizi  bitiriyor adeta.

Güzel ülkem yangın yerine çevrilmişken, neredeyse her gün gencecik yiğitlerimiz kalleşçe şehit edilirken, toplum suni sebeplerle birbirinden ayrıştırılmaya çalışılırken, ülkeyi yönetenler koltuk derdine düşmüşken, dolardaki kontrolsüz yükselişler sonucunda s.o.s veren ekonomik gelişmeler sonucunda kriz kapıda beklerken, güzel ülkemde hak, hukuk, adalet  kişilere göre farklılık gösterirken, kadına şiddet, çocuğa şiddet, öğretmene şiddet, doktora şiddet, olmadı gazeteciye şiddet derken şiddet toplumu oluverdik     Kimse kimseyi dinlemiyor, anlamıyor. Ben haklıyım, ben doğruyum, ben bilirim, ben söylerim ben yaparım olur. Israrında "benlik" mücadelesine girmişken. İnsanın insana, insanın hayvana, insanın doğaya sevgisi, saygısı, hoşgörüsü, vefası... kalmamışken.  Konan kanunlara yasalara kurallara uymak yerine kendi kurallarını uygulayan insanların sayısı her geçen gün artarken, haklı olarak halkı gelecek kaygısı, hatta  günü yaşama kaygısı  sarmakta...

Kurallar insanların huzur içinde yaşamaları için konur. Bu konuda öyle uzun bir yol katettik ki, bırakın konulan kurallara uymayı adeta kendimiz kural koyar olduk. Sonrası malumunuz kazalar, ölümler, yaralanmalar. Gün geçmiyor ki trafik kazası ya da sıradan sebeplerle çekip silahı ateşleyen insanların haberlerini duymayalım...

 Hal böyle iken yana yakıla insanlığı arar durur, nerede bu insanlık diye sorarız da..! Çözümün kendimizde olduğunun farkına varmayız. Durumumuz umutsuz gibi gözükse de çözümsüz değil. İnsan kendindeki cevherin farkına varmalı. Özüne dönmeli, yaratılış gayesini hatırlamalı, "oku"malı, "düşünmeli", "akletmeli" "sorgulamalı" ki kaybettiği insanlığı ve onun erdemine tekrar kavuşabilsin. 

Kavuşabilmeli ki  kendinden sonra gelecek nesillerin  bu topraklarda huzur, barış, kardeşlik, sevgi, hak, adalet ve güven içinde yaşamalarına imkan sağlamalı. 

Muhabbetle,

Hanife Mert