29 Ocak 2014 Çarşamba

Halimiz Ahvalimiz...

                     

   Her insanda bir yere ait olma duygusu vardır. Doğuştan getirdiğimiz bu duyguya insan, türünü devam ettirebilmek ve diğer canlılarla ortak yaşam alanını paylaşmak için gereksinim duyar. Zira her insan bir yere ait olmak ister. Bir aileye, bir mahalleye, bir bölgeye, bir millete, bir devlete, bir dine, bir spor kulübüne ya da bunların tamamını karşılayabileceği bir toplumun ferdi olmak ister. Zira bu aidiyet bağı insanı mutlu eder, ve ona bir takım hak ve sorumluluklar yükler.
Öncelikle ait olduğu ülke  çıkarlarını korumak, milli ve manevi değerlerine sahip çıkmak önde gelen sorumluluklarındandır. 
 Acaba vatandaşlık bağı ile bağlı olduğumuz ülkemize karşı sorumluluklarımızın ne kadarını yerine getirebildik? Ülkemizin çıkarlarını ne kadar koruyabildik?  Milli ve manevi değerlerimize ne kadar sahip çıkabildik? 
Zira, özellikle son yıllarda milli ve manevi değerlerimiz göz ardı edildi. Yok sayıldı. Yüzyıllarca bir arada sorunsuz yaşadığımız farklı etnik guruplarla aramıza nifak tohumları atıldı. Ayrıştırıldık, ötekileştirildik, farklılaştırıldık.  Olmayan sorun sorun haline getirildi. Tüm bu olanlara karşı bizler  ne yaptık? Sadece izledik, dinledik ve sustuk. Bana değmesinler de... İşime, aşıma, kariyerime, sahip olduğum yaşam standardıma bir zarar gelmesin de... Sadece sustuk ve izledik. Konuşanlar da tesirli olamadı.
 Özellikle son dönemlerde idarecilerimizin seçiminde önceliği  kişisel çıkarlarımıza verdik.Toplumsal çıkarlarımız geri planda kaldı. Verdiğimiz oyumuzun akibetini araştırmadık, sormadık, sorgulamadık. Başa getirdiklerimizi efendimiz, kendimizi maraba kabul ettik. Oysa efendi olanın kendimiz olduğunu hissettiremedik.
 Oyumuzu alana kadar halkı tanıdılar bildiler. Seçildikten sonra kendilerini seçenleri unutup, koltuk derdine düştüler. Kendilerini ilgilendiren kararları bir çırpıda, halkın menfaatine olanlar ise sürüncemede  bıraktılar.
 Özellikle 17 aralıkta maruz kaldığımız olaylar,neredeyse 17 Ağustos depremini aratmayacak türden can yakıcı endişe verici idi.Hırsızlık,yolsuzluk, kumpas, balyoz, Ergenekon, cemaat- hükümet arası sürtüşmeler ve akabinde de hükümet yetkilerinin aklanma çabaları,hakimlerin, savcıların, emniyet birimlerinin yerlerinin değiştirilmesi, kan gölüne dönen şehitsiz bir gün geçmeyen, olmadı canlı bombalarla hayatlarına son verilen masum insanlar, kaçırılan tecavüz edilen hırsını alamayıp yakılan gençlerimiz, kelli felli insanların küçük çocuklara yaptıkları akıl almaz, vicdanlar kabul etmez halleri, kendi gibi düşünmeyenleri yok sayma, yok etme çabaları bunlara karşı sessiz tepkisiz izlemek... Artık insanlarımız yarınından değil bu gününden endişeli. Bu ve benzer nedenlerden dolayı pamuk ipliğine bağlı olan ekonomimiz tehlike sinyalleri vermeye başladı. 
Doların, euronun Türk Lirası karşısında değer kazanması enflasyonun tırmanması ile kriz endişesi, hükümete, güvenlik güçlerine, adalete olan güvensizlik gibi nedenler halkımızı  olumsuz etkilemiştir.Yarınından umutsuz,gelecek, iş- aş, yer, yurt kaygısı taşıyan,stresli, gergin, agresif insanların bir arada olduğu bir toplum haline getirmiştir. 
 Gün geçmiyor ki, sıradan nedenlerle birbirini bıçaklayan, öldüren, intihar eden, kadına, çocuğa şiddet uygulayan, açlıktan, soğuktan sefillikten ölümlerin yaşandığı, sevgi,şefkat, merhamet yoksunu, araştırmayan, okumayan, üretmeyen kendini karanlığa cehaletin bağrına teslim etmekten çekinmeyen insanların sayısı artmasın... Bu artış alınan önlemlerin yetersizliğinin göstergesi.
Bir kaç gün önce tv kanalının birinde sabah haberlerinde bir uzmanın "Panik atak" hastalarına haberleri izlememeleri yönünde uyarısını izledim.Uzmanın bu uyarısı ilginçti. Acaba bu uzmanlar toplumun s.o.s veren gidişatı hakkında  idarecileri de uyarıyor muydu? 
İnsanımız uyanmalı gözünü açmalı. "Nasıl olsa battık, bir daha düzelmez" tarzı cahilce düşüncesinden vaz geçmeli. Zararın neresinden dönülürse kardır. Düşüncesinde olmalı. Vatandaşlıktan doğan sorumluluğunu mutlaka yerine getirmeli ve üzerinde ki kamburdan kurtulmak için gereğini yapmalı.
Muhabbetle
Hanife Mert

24 Ocak 2014 Cuma

Veda Hutbesi'nin Evrensel Mesajı...(Hayırlı Cumalar)

Peygamberimizin ölmeden önce yaptığı son haccında, Müslümanlara yaptığı son konuşmaya veda hutbesi denir. Peygamberimiz yirmi yıldan fazla bir süredir sürdürdüğü İslam'ı yayma mücadelesinde önemli bir başarı elde etmiş Arabistan yarımadasının her tarafına İslam'ı yaymıştı. Yüce Allah dinini tamamlamış, insanlara iletmekistediği ayetler tamamlanmıştı. Peygamberimiz görevinin bittiğini, yakında Yüce Sevgili'ye kavuşacağını umuyordu. Bu nedenle İslam'ın evrensel değerlerini özetleyen bir hutbe verdi.
Peygamberimiz bu hutbede Allah'ın birliğine vurgda bulunarak, tekrar putperestliğe ve onun batıl uygulamalarına dönmemeleri konusunda uyardı. Herkesin Rabbinin huzuruna kavuşacağını ve yaptıklarndan dolayı hesap vereceğini bir kez daha hatırlattı.
İslam'ın en önemli özelliklerinden biri hak ve adalet konusudur. Bu nedenle Peygamberimiz insanların birbiri üzerindeki haklarını hatırlattı. Bu haklar konusunda dikkatli olmalarını istedi.
Cahiliye döneminin en büyük kötülüklerinden biri, kadınları değersiz görmeleri, kız çocuklarnı diri diri gömmeleriydi. Peygamberimiz kadınların haklarına bir kez daha dikkat çekti ve onları gözetmelerini istedi.
İslam'dan önceki dönemin bir başka kötülüğü, soy üstünlüğünü iddia etmeleri bu nedenle birbiriyle sürekli savaşmalarıydı. Peygamberimiz bütün insanların Adem'den geldiğini hatırlattı ve üstünlüğün ırk ve soyla değil, yapılan güzel iş ve davranışlarla olduğunu vurguladı.
Peygamberimiz, iki emanet bıraktığını bunlara sımsıkı sarıldıkları sürece hiçbir zaman yollarını şaşırmayacaklarını, bu iki emanetin Kur'an ve kendisinin uygulamaları olduğunu bildirdi ve en son şöyle dedi:
İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar. Ne diyeceksiniz? Orada bulunanlar hep birlikte şöyle dediler: "Allah'ın elçiliğini ifa ettiniz,vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz,bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz diye şehadet ederiz." Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz(sav) şehadet parmağını kaldırdı,sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:
"Şahid ol yâ Râb! Şahid ol yâ Râb! Şahid ol yâ Râb!"
Veda Hutbesinde Hz. Peygamber, Sözümü iyi dinleyiniz! İyi anlayınız… Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup ta işitenden daha iyi anlayarak, muhafaza etmiş olur diyerek bizden söz almış ve tüm söylediklerine Yüce Allah’ı şahit tutmuştu.
Bu hutbe, İslam'ın temel konularına temas etmesi, Cahiliye adetlerini ortadan kaldırması, eşitlik, hürriyet, kan davaları, fâiz, emanet, özellikle insan hakları, aile hukuku içinde yer alan karı-koca hakları, vasiyet, nesep, zina, borç ve kefalet gibi hukukî meselelere yer vermesi açısından oldukça önem taşır. Hz. Peygamber'in (s.a.v) bu hutbesi, yalnız Müslümanlara okunmuş sıradan bir hutbe olmayıp, bütün insanları kapsayan tarihî bir hutbe ve bir insan hakları evrensel beyannâmesidir.
Şimdi bu bağlamda hutbede yer alan evrensel prensipleri maddeler halinde ortaya koyalım:
1. Paragraf başlarını oluşturan 'Ey İnsanlar!' ifadesi hutbenin sadece Müslümanlara değil bütün insanlara hitap eden yönünü, başka bir deyişle hutbenin evrenselliğini ortaya koymaktadır.
2. 'Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir. Her türlü tecavüzden korunmuştur.
3. Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa onu hemen sahibine versin!
4. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lakin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahiliyetten kalma bu çirkin adetin her türlüsü ayağımın altındadır.
5. Ashabım! Cahiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır.
6. Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların, aile mahremiyetinizi sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, hafifçe dövüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru bir şekilde her türlü giyim ve yiyimlerini temin etmenizdir.
7. Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize olan herhangi bir hakka tecavüz, başkasına helal değildir. Meğer ki, gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun.
8. Ashabım! Nefsinize (kendinize) zulmetmeyiniz. Kendinizin de üzerinizde hakkı vardır.
9. Ey İnsanlar! Allah her hak sahibine hakkını vermiştir. Varise vasiyete lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan nankördür.
10. Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Ademin çocuklarısınız. Adem ise, topraktandır. Allah yanında en kıymetliniz, takvası çok olanınızdır. Arabın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takva iledir.
Bahsedilen bu konular cihanşümul nitelikte olan evrensel hukuk kaideleridir. Batı dünyası bu değerleri ancak 1950'li yıllarda elde etmiştir. Nice savaşlar, zulümler, işkenceler, sınıf ayrımları ve nihayetinde insan haklarına uzanan uzun bir yol…


Alıntı

16 Ocak 2014 Perşembe

Güzel Gören Güzeli Düşünür...


Her ne kadar güzellik göreceli bir kavram olup kişiye göre farklılık gösterse de, insan sağlıklı bir ruh yapısına sahip olabilmesi için iç güzelliğine, ruh güzelliğine önem vermeli. Ruhunu güzelleştiren ona uygun gıdalar veren insan, yaratılan her şeyde güzeli arama, güzeli görme ve güzelleştirme eğilimindedir. 

   İnsan her ne yaparsa yapsın illaki öncelikle sağlıklı bir ruh yapısına sahip olmalı. Bu durum kişinin kendi ile  barışık yaşamasını, insanları, birlikte yaşamak zorunda olduğu diğer  canlıları ve hayatı sevmesini, onlara karşı sorumlu, saygılı, dürüst şefkat ve merhametli davranmasını gerekli kılar. Bu bağlamda insan Pozitif düşünmeli, kendini çıkmaza sokacak eylemlerden uzak durmalı. Zira" Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayattan tat alır."

   Her insan  huzur ve güven içinde yaşamak, dostluğun ve sevginin var olduğu ortamlarda olmak ister. Bulundukları yerlerde sevgi, saygı huzur, mutluluk, barış,kardeşlik,  hak ve  adaletin   özlemini duyar.  Lakin özlediği bu ortamın oluşması yönünde  kendisi gayret  göstermek istemediği gibi, dostluğu, güler yüzü, güzel sözü  karşısındaki  kişilerden bekler ya da bu ortamları sağlayacak birilerinin çıkmasını bekler durur. Bu yönüyle de insan toplumsal bir varlıktır. Yaşadığı  toplumun  olmazsa olmaz  taşlarından biridir. Kendini yaşadığı toplumdan ve o toplumu ilgilendiren değerlerden soyutlayamaz. Hal böyle iken toplumun bir parçası konumunda olan   her birey de, özlemini duyduğu  değerlerin oluşması, yerleşmesi, gelişmesi ve devamlılığının sağlanması adına  üzerine düşeni yapması gerekli değil mi? Herkesin  imkanları doğrultusunda, büyük küçük, az çok yapabileceği mutlaka bir şeyler vardır. Bunun için biraz duyarlı olması yeterli...
   Yolda gördüğü kırık bir cam parçasını kaldırıp çöpe atmak, bu soğuk kış gününde açlıktan susuzluktan takatı kesilmiş hayvanlar için evinin bir köşesine bir tabak yemek veya su koymak, yaşlı ve kimsesizleri ziyaret edip gönlünü almak, birilerine selam vermek, tebessüm etmek,  insanlara iyi niyetli dürüst davranarak dostluk için küçük kapılar aralamak,  birliği güçlendirmek, milli manevi değerlere sahip çıkılması yönünde önderlik ve örneklik ederek  teşvik etmek, haksızlık karşısında onurlu ve dik duruşunu muhafaza etmek, evinde sokağında, mahallesinde hoş olmayan göze hoş görünmeyen olumsuzlukları düzeltmek gibi yükte ağır pahada hafif  erdem sayılan güzel davranışları yapmak insana ne kaybettirir?  Hiç bir şey... Yapıldığında hem kendine ve hem de yaşadığı çevreye çok şey kazandırır. Nedendir bilinmez,  bunları yapmak  insana zor geliyor. Kolay değil elbet  gönüller  arasında pencere açmak sevgi, dostluk bağları kurmak emek ister, sabır ve özveri  ister.
Eğer herkes kendi çıkarlarını düşünerek hareket eder, konuşur ve  kendi çıkarlarına göre davranışlarda bulunur, yalnızca kendi rahatını düşünerek yaşarsa, bencil, huzursuz, mutsuz, agresif insanlardan oluşan bir toplum halini alır.
Hak hukuk adaletin kişilere göre farklılık   gösterdiği bozuk ve bozguncu bir düzen hakim olur. 
Zira, toplumun yetiştirdiği  her ferdin o topluma karşı ödemek zorunda olduğu bir vefa borcu vardır. Yaşadığı toplumu güzelleştirmek,temel değerlere sahip çıkmak, yaygınlaştırmak, geliştirmek, çağdaş uygarlık seviyesine çıkarmak ve  kendinden sonra gelecek kuşaklara  en güzel şekilde bırakmak insanlık görevidir. Fıtratı bunu gerektirir.   
    Oysa  biz  ney yapıyoruz? Kapitalist dünyanın aldatıcı büyüsüne  kaptırdık kendimizi gidiyoruz. Her türlü kazanımlarımız "BEN" merkezli...Hayatımızda yer eden her şeyi maddi bir değerle ölçüyor, her insana bir etiket yapıştırıyoruz. Son yılların iletişim ve teknoloji çılgınlığı, televizyonların ışıltılı dünyası da bizim maddeciliğimize çanak tutuyor. Pahalı en iyi son moda olan ne varsa alıyoruz, ve doymak bilmiyoruz. Hep bir tarafımız aç. Giderek hep tatminsiz, mutsuz ve yalnız insancıklar olduk. Bizler küçüldükçe faturalarımız büyüdü, borçlarımız kabardı ama biz hala küçücüğüz, büyüyemedik.
Biz bu yaşama alıştık veya alıştırıldık. Artık kazanmanın yerini  emek sarf etmeden, alın teri dökmeden  kolay yoldan kazanmak aldı. Güçsüzü ezmek, zalimi alkışlamak,güçsüzün  kafasına vurup elinden ekmeğini almak,kolay kazanmak uğruna başkalarını kullanmak, kırmak  başarılı akıllı insan oldu. Hak hukuk hak getire...
    İçimizde büyüttüğümüz hırslarımız, bizi küçülttü. İnsanlığımızı, dostluğumuzu, dostlarımızı, saygınlığımızı, toplumsal benliğimizi   kaybettirdi. Düzensiz, sistemsiz, kalitesiz bir yaşam sürmemize neden oldu. İnsana verilen değer neredeyse kalmadı. İnsanın kazandığı paranın değil, paranın kazandığı insanların değeri arttı…Araç amacın önüne geçti...

Gözlerin, kulakların zihinlerin açılması ve  insanlığın kazandığı insani değerlerin  artması,göreceğiniz güzelliklerin çoğalması dileğiyle.

Muhabbetle,

Hanife Mert



12 Ocak 2014 Pazar

Mevlid Kandilinz Kutlu Olsun.


"Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler." (Âl-i İmrân, 164)

Sevgili Peygamberimiz Hz Muhammed Mustafa (S.a.v)'nın dünyaya teşriflerinin müjdesi olan mevlid kandilinin; Milletimiz ve tüm İslam alemine huzur, barış, adalet, sevgi, merhamet, şefkat, hoş görü, güzel ahlak, edep, haya, saygı, onur, kardeşlik, merhamet,ilim, bilim, çağdaş makul ve mantıklı düşünce kazandırmasına ve tüm insanlık alemine de hayırlara vesile olmasını diliyorum.


Kandiliniz kutlu olsun.

Hanife Mert

8 Ocak 2014 Çarşamba

Sevginin Gücü!


Yüreğinde sevgi olanın gözünden gülümseme eksik olmazmış. Çünkü gözler yürekler arasında sevgi akışını sağlayan bir köprü, yüreğin dünyaya açılan pencereleri dir.
İnsan sevgisiz yaşayamaz. Çünkü onun özü de sözü de sevgidir. İnsanı hayata bağlayan, hayatına anlam katan onun mayasıdır sevgi. Günü birlik koşuşturmalar,hayatın zorlu mücadelesi onu özünden uzaklaştırsa da, o yüreğinde sevginin eksikliğini hisseder her daim. 
  Ruhun gıdası, insanın mayasıdır sevgi. Yürekler arasında yaşanan coşku selidir. Bilek işi değil, yürek işidir sevgi.
Ticari bir alış veriş değil,pazarlıksız olmalıdır sevgi.
“ Ben seni severim ama………”
Benim gibi düşünürsen benim sevdiklerimi seversen benim dediklerimi yaparsan! pazarlığı yapılmayan dır sevgi.
Yaradan’ın yarattığı yaradılışa aykırı yaşamayan tüm insanları “amasız” sevebilmektir gerçek sevgi. Dostu sevgiliyi kendi kalıplarımıza sokmaya çalışmak yerine onu her hali ile kabullenmektir sevgi.
 “sen bu çerçeveye uymuyorsun o halde ya benim istediğim gibi ol yada ben seni sevmem” bencilliğini yenebilmektir sevgi.
En ufak bir kusurunda hatasında kendini dev aynasında görüp seyredip,onların kusurlarıyla da güzel olduğunu fark etmemekte ısrarcı olmamanın adıdır sevgi.
Sevgi şarta bağlanmamalı. Şartsız sevgilere aşk denir.Öyle yüce bir duygu ki; Mevlana’yı cezbeden asıl güneşin Şems kılığına bürünmüş sevgi olduğunu, Yunus Emre’yi hak ateşiyle coşturup diyar diyar gezdirenin sevgi olduğunu, Şirinine kavuşmak için Ferhat’a dağları deldiren gücün sevgi olduğunu, Leyla’sını ararken çöllere düşen Mecnuna Mevlasını bulduran  şeyin sevginin gücü olduğu unutulmamalı. 
Dünya üzerinde yaşanan pek çok kötülüğün temelinin sevgisizlikten kaynaklandığı uzmanlar tarafından kabul edilmektedir. Sevgisizlikten kaynaklanan olayların önüne geçebilmek için, artık insanlara sevgiyi öğretmek bir ihtiyaç haline gelmiştir. 
Tıpkı Erich Fromm’un "Sevme sanatı" isimli kitabında ifade ettiği gibi, "doktorluğu,mühendisliği,öğretmenliği, marangozluğu öğrendiğimiz bunlara emek ve zaman verdiğimiz gibi sevme sanatını da öğrenebilmemiz gerekiyor. 
Sevgi onu yaşayan için bitip tükenmek bilmeyen bir hazinedir. Onun yokluğu insana acı verir, hayatı anlamsızlaştırır.
İnsanlık ile birlikte var olmuştur. Dün vardı, bu gün de var, yarın da var olacak ve hayatın her noktasında en güzel şekilde yerini alacaktır. Çünkü insan yüreğinde ki sevgiyi büyüterek sahibine yaklaşır.

Sevelim ki sevile bilelim. Sevile bilelim ki kendimize,insanlara,yaşama güvene bilelim.

“Sevgi yoksa güven, güven yoksa mutlu yaşam yoktur”.

Sevgiyle kalın.
Hanife MERT

5 Ocak 2014 Pazar

Sarıkamış'ta Ölenlerin Ağıdı (Sarıkamış Destanı)





Avşarlar,Ceritler,Tecirliler, Bozdoğanlar, Mürsel oğulları ve öteki Türkmen boyları ve oymakları 1865 yılında iskân edildiler. O tarihe kadar göçebe bir yaşam süren bu Türkmenler bundan böyle artık nüfus kütüklerine geçerek resmen Osmanlı vatandaşı oldular.
1914 yılında Birinci Dünya Savaşı başlayınca devlet seferberlik ilan ederek bu Türkmenleri de askere çağırdı. Güçlü yiğit bu delikanlılar Kafkas cephesine gönderildiler.
Enver Paşa yönetimindeki Osmanlı ordusu daha Kars’a ulaşmadan Allahüekber dağlarında Soğanlı dağının eteğinde Şenkaya’ya yakın Bardız Deresi’nde Çil Horoz dağında Çakır Baba’da donarak şehit oldular.Asıl donma zirveye yakın yerde Taht yaylalarında oldu.
Daha savaşa başlamadan Şubat 1915’te doksan bin asker şehit oldu.Sağ kalanlar Ruslar tarafından esir edildiler.
Sarıkamış harekatının yiğitçe ve cüretli bir girişim olduğu genellikle kabul edilir. Ancak, bu cüretli plan uygulamaya koyulurken ordunun manevra yeteneği ve ikmal olanaklarının dikkate alınmaması, harekatın felaketle sonuçlanmasına yol açtı. Üç Kolordunun 90.000 olan mevcudu düşmanla savaşmaktan çok, soğuk ve açlıktan kırılarak yok oldu. Anadolu'da tüten her ocakta binlerce taze gelin dul, çocuklar yetim kaldı. Ana ve babalar bu savaşta geri dönmeyen yiğitlerine günlerce göz yaşı döktü.
Oltu'dan girdik Sarıkamış'a
Akıl ermez yerde yatan üleşe
Askeri kırdıran Enver Paşa
Kitlendi kapılar mekan ağladı.
Birinci Dünya Savaşında Kafkas cephesindeki Türk, Rus savaşları 1 Kasım 1914'de başladı. Sınırı geçen Rus kuvvetleri, Hasan İzzet Paşa'nın komutasındaki 3. Ordu tarafından Pasinler'in doğusundaki Köprüköy'de durduruldu.
Geri çekilmek zorunda kalan Ruslar, Azap sırtlarında mevzilendiler. 16-17 Kasım'da ileri harekata girişen 3. Ordu birlikleri, Rusları Azap mevzilerinden atmayı başaramadılar. Rusların doğu cephesini çökertmek isteyen Başkomutan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa, durumu incelemesi için Miralay Hafız Hakkı Bey'i cepheye gönderdi. Ardından da kendisi, Alman yardımcısı Bronsart ile birlikte cepheye gitti.
Zamansız olduğu için taarruza yanaşmayan Hasan İzzet Paşa'yı görevden alarak 3. Ordu'nun komutasını bizzat üstlenen Enver Paşa, Hafız Hakkı Bey'i de 10. Kolordu komutanlığına getirdi. Bu arada Ruslar, Sarıkamış'a önemli kuvvet yığdıklarından ertesi gün yapılan taarruz da başarılı olamadı. Sarıkamış'a ulaşmak için cebri yürüyüşle Allahüekber dağlarını aşan 10.Kolordu, 28 Aralık günü Sarıkamış doğusuna varmayı başardı. İki Kolordu şiddetli kar ve tipiye rağmen Sarıkamış'ta birleşti. Ancak 9. Kolordu Sarıkamış dağlarında, 10. Kolordu da Allahüekber dağlarında açlık, kar ve soğuktan donarak eriyip yok olmuş, iki Kolordu'nun asker sayısı on bin kişiye kadar düşmüştü. Enver Paşa, 11. Kolordu'nun hareketini hızlandırmak için 9. ve 10. Kolorduları sağ taraf ordusu adıyla, Generalliğe yükselttiği Hafız Hakkı Paşa'nın emrine vererek cepheden ayrıldı ve 10 Ocak 1915'te İstanbul'a döndü. Aynı gün Hafız Hakkı Paşa çekilmeye karar verdi.
Bu dramın bir gününü kısaca özetleyip genelini yorumlamak gerekirse, karanlık bir ormanda bir metreyi aşan kar, gece-gündüz hiç durmadan devam eden deli bir tipi, göz gözü görmeyen kar fırtınası içinde herkesin birbirinden kopuşu. Çaresizlik, açlık, ümitsizlik, soğuk ise sıfırın altında 30 derece. Bu gece Sarıkamış-Allahüekber dramının en korkunç gecesidir. Erler silâhlarıyla düşmana karşı koymadan bir türlü dinmek bilmeyen kar fırtınasının altında birbirlerine sarılarak kıvrılıp kendilerini yavaş yavaş uyuşturan donma ölümüne terk ediyorlardı. İşte o son gece, nice Türk gencinin düşmanla savaşarak değil, buzlarda eridiği gündür.
Yüzbaşılar yüzbaşılar
Tabur taburu karşılar
Tipi yağar kar altında
Yatar şehitler ışılar
Savaşın bu evresi "Sarıkamış Bozgunu" adıyla tarihe geçti. Enver Paşa ise cüretli ve acımasız, ama bozguna yol açan komutanlığı ile "Askeri kırdıran Enver Paşa" namıyla halk türkülerine ve nice ağıtlara konu oldu, eleştirildi.

Kırşehir Kaman'lı Emine ananın, bu savaşta yitirdiği dört oğluna yaktığı ağıt bunlardan birisidir.
Kaman'da uşak kalmadı
Redif gitti sürüyünen
Sabahaca yatılmıyor
Gelinlerin zarıyınan

Moskof'a kavga kuruldu
Redifler orda derildi
Acı acı düdük öter
Mızıkalı boruyunan

Halil gitti Ali'yinen
Süleyman'ım Veli'yinen
İnşallah biner de gelir
Al sekili doruyunan

Ana ağlar bacı ağlar
Ağ gelinler kara bağlar
Hep kapandı böyük evler
Koca kaldı karıyınan

Haçça'nın beliği sırma
Ayşe gelin sarı hurma
Meryem'in gözleri sürme
Aslı ağlar yariyinen

Yüzbaşılar redif dizer
Askerler de tabya kazar
İnşallah Moskof'u bozar
Türklüğünün zoruyunan

Soğanlı'ya yağan karlar
Ağ işliğe kanlar damlar
Kurban olam Enver Paşa
Ağaç gürler dalıyınan

Emine der gayri aman
Başımızda gitmez duman
Bizim meskenimiz Kaman
Mor sümbüllü bağıyınan

Kaynak: Ahmed Hamid - Mustafa Muhsin, Türkiye Tarihi, Milli Matbaa İst. 1926, s.690. Elyazma Destan, nr. 18; Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa, Remzi Kitabevi İst. 1978, C. III, s.94, 95; Kırşehir Destanları, nr. 13. Yaşar Kemal, Ağıtlar, Toros Yay. İst. 1993, s. 57, 58; Öyküleriyle Kırşehir Türküleri, Destanları, Ağıtları - Baki Yaşa Altınok, Oba Yayıncılık, Mayıs - 2003, Ankara, s.217-218-219-220

Yüreğimizi acıtan kanımızı donduran, açlık, yokluk, soğuk ve kar sebebi ile Sarıkamış da donarak şehit olan 90.000 askerimizin ruhları şad olsun. Mekanları cennet olsun.


Hanife MERT