28 Mayıs 2013 Salı

Atatürk'ü Koruma Kanunu




Son dönemlerde iktidarda olanlar  ve yandaşları gerek medya gerekse internet üzerinden, Milli değerlerimize ve özellikle, gösterdiği üstün liderlik vasfı ve başarılı stratejileri ile yok olmanın eşiğine gelmiş bir Milleti ayağa kaldırmış,  gücünü tüm dünyaya ispatlamış ve kendisi  dünyaya mal olmuş bir lider olan Atatürk'ümüze gerek söz, gerek büst ve heykellerine yapılan sinsice, haince, cahilce ve nankörce oluşturulan saldırılar karşısında bizlerin duyarsız ve tepkisiz tavırları en az saldırıyı yapanlar kadar nankör ve vefasız bir toplum olduğumuzun göstergesi... Hal böyle iken,  vatanına, bayrağına, Atasına ve tarihine gönül bağı ile bağlı vatanseverlere sorumluluğunu  hatırlatmaktır görevimiz.
 Biz Atamızı yüreğimizde koruyoruz... Lakin yapılan bu saygısız tavırların yasal bir müeyyidesi olmalı diye araştırırken aşağıda eklediğim kanunu buldum ve siz değerli arkadaşlarımla paylaşmak istedim.
    Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkında kanun:    

yayın : resmi gazete
yayım tarihi ve sayısı : 31/07/1951 - 7872 

numarası : 5816 

madde 1- Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla 
kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk'ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir. 
yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.
madde 2- Birinci maddede yazılı suçlar; iki veya daha fazla kimseler tarafından toplu olarak veya umumî veya umuma açık mahallerde yahut basın vasıtasiyle işlenirse hükmolunulacak ceza yarı nispetinde artırılır. 
birinci maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar zor kullanılarak işlenir veya bu suretle işlenmesine teşebbüs olunursa verilecek ceza bir misli artırılır. 
madde 3- Bu kanunda yazılı suçlardan dolayı cumhuriyet savcılıklarınca re'sen takibat yapılır. 
madde 4- Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer. 
madde 5- Bu kanunu adalet bakanı yürütür. 
Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, hakareti ya da kamu malını tahribi cezalandıran kanunlar yapmanın bireysel hakları tehdit eden herhangi bir yönü yoktur. Hakaretin artık aramızda olmayan bir insana yöneltilmiş olması da, mazur görülmesini elbette gerektirmez. 
Ancak bütün bunlar, Atatürk'ü Koruma Kanununun hatasız bir şekilde tasarlandığı anlamına gelmiyor. 
Bu tür kanunların bireysel haklar ve düşünce özgürlüğü adına en büyük tehlikesi, eleştiri-hakaret ayrımında oluşacak içtihatların niteliği. Zira bu ayrım sağlıklı bir şekilde yapılmadığı müddetçe, kanunun belli düşüncelerin susturulmasına hizmet edecek şekilde kötüye kullanılabilmesi de mümkün olabilir. Bir başka deyişle, uzun yıllardır Atatürk'ün 'tartışılamaz' ve 'aşılamaz' kılınmaya çalışılması yönündeki çabaların oluşturduğu algı, yargıya hakim olduğu ölçüde, Atatürk'ün düşünceleri ve uygulamalarına yöneltilen 'olumsuz eleştirilerin de 'hakaret' olarak değerlendirilmesi fazlasıyla mümkün.
Kanunun 'tuhaf' olarak nitelendirilebilecek bir yönü de yok değil. Zira kanun, Atatürk'ün şahsına yönelik hakaretlerden çok, heykellerini korumaya odaklanıyor. Kanunda, Atatürk'ün şahsına hakaret etmenin cezası maksimum üç yıl olarak belirtilmişken, heykeller için öngörülen maksimum ceza 'ağır hapsi' de içermek üzere beş yıla kadar çıkabiliyor.

LÜTFEN DUYARLI OLALIM ATATÜRK'E YAPILAN ÇİRKİN SALDIRILARA KARŞI YASAL HAKKIMIZI KULLANALIM!!!

26 Mayıs 2013 Pazar

Ye Kürküm Ye Devri

Ye Kürküm Ye… 
Nasreddin Hoca’nın meşhur bir fıkrası vardırya hani; ye kürküm ye diye. Hoca bir gün günlük kıyafetiyle bir meclise gitmiş. Pek itibar hürmet görmemiş, sofraya da davet edilmemiş. Hocamız bu tabi, irfan ve feraset sahibi bir insan, sebebini anlamış bu durumun. Evine gitmiş güzel kıyafetlerini giymiş, üstüne de kürkünü. Tekrar aynı meclise gitmiş. Bu defa hocaya büyük itibar etmişler, hürmet göstermişler ve sofranın başucuna oturtmuşlar. Hocaya her yemek ikram edildiğinde Hoca önce kürkünü uzatıp “ye kürküm ye” diyormuş. Tabi çevresindekiler anlam veremeyip, “Hoca kürk yemek yer mi?” diye soruyorlarmış. Hoca da biraz önce normal kıyafetlerimle geldim, sofraya oturamadım, kürküm ile geldim sofranın başucuna oturdum. Yemek onun hakkı mealinde bir cevap vererek anlayanlara güzel bir ders vermiş. 
Her ne kadar yıllar,yüzyıllar da geçse, bilim ilerlese de, atların, eşeklerin,develerin, katırların yerini arabalar, trenler, uçaklar, helikopterler alsa da, bilgisayar, internet icat edilse de, bilgi çağına girmiş olsak da, insanların değer yargıları, yaşam felsefeleri ve zihniyetleri değişmiyor. 
İnsanlar kişileri dış görünüşlerine, giyimine, kuşamına, mevkisine, makamına, rütbesine, malına, mülküne,kazancına göre değerlendirip insan yerine koyuyor.. 
Görünüş ve madde insanların ruhlarına o kadar işlemiş ki. Bütün değer yargıları, şekil, görünüş ve madde üzerine bina edilmiş. Şeklin güzelse adamsın, paran varsa adamsın, zenginsen adamsın, mevki makam sahibi isen adamsın gibi.. Demek bu Nasreddin Hoca zamanında da böyleydi şimdi de böyle. Halbuki bizim kültürümüz edebi, ahlakı, ilimi, irfanı değerli görürdü. En değerli varlıklar olarak bunları kabul ederdi. Ahlak, ilim, irfan artık yok, para, ev, araba, mevki, makam var. 
Tüm bu değer yargılarımızın madde üzerinde yoğunlaştırılması, toplumda saygı, sevgi, hoşgörü, dostluk, vefa, yardımseverlik gibi değerlerin kaybolmasına neden olduğunu görüyoruz. 
Yoldan geçen yayaya çarpıp kaçan sorumsuz, ruhsuz insanların olduğu gibi, yerde yatıp canı yanarak kurtarılmayı bekleyen, kimseye yardım etmek yerine sadece bakıp geçen kişileri görüyoruz. . 
Beni  üzen; kendini dindar olarak tanımlayan ve görünüşte dini hassasiyetleri diğer insanlardan daha fazla olanlar da aynı. Onlar da tamamen saygılarını, hürmetlerini madde, para odaklı hale getirmişler. 

Belki çok genelleyici, karamsar ve kötümser bir yazı oldu. Ancak değer yargıları ahlak, edep, ilim, irfan temelinde kurulu insanlar olduğunu biliyorum ve benim  saygı ve hürmetim onlara... Parasına,  makamına,  arabasına, yazlığına, kışlığına değer biçenlere, fakiri güçsüzü ezenlere, yetimi yerenlere  değil...
sevgi ve muhabbetle



Her Çocuk İslam Fıtratı Üzere Doğar


İnsanın kendisi ile barışık olması 2 şekilde olur. Birincisi, hani her insan islam fıtratı üzere doğar. Bu şekliyle bu fıtratını devam ettirmesi kendisiyle barışık olması demektir. Orjinal halini koruması ona sahip çıkması ve onunla yaşamaya çalışması gibi. Diğeri de normal yaşamı boyunca, dini inancı gereği yaşantısı ile gurur duyması ve kim olursa olsun karşısında, onurlu ve dik durmayı başarması. Kendisini sevmesi güzel görmesi gibi...
Kibir değildir bu, gurur değildir bu. İnancıyla yaşantısıyla elinden geldiğince övünç duymasıdır. Bir yerde şükretmesidir, hamd etmesidir. Bir kalıba girmek ne kadar yetersiz, yani sadece namaz kılmak, sadece oruç tutmak, sadece kapanmak gibi... İnsanın bilgili olması neyi niçin yaptığını bilmesi, bir şekilde yaşayan din olması. Zaten İslamın da istediği bu değil mi?

(Yaşar Gedikli)
 Demişti rahmetli Yaşar Hocam bir sohbetimizde. Hocama Allah'tan rahmet diliyorum, mekanı cennet olsun inşa Allah... Peki öyleyse İslam fıtratı nedir?
 her insan yaradılış itibariyle günahsızdır, lekesiz tertemiz olarak iman ve İslam'a yatkın bir şekilde doğar.Daha sonraki yaşlarda kişi yolunu anne -babası ve çevrenin etkisiyle ya bu orijinal halini korur İslam'ın gereğine göre yaşar. Ya da başka bir dinin gereklerine göre yaşamını sürdürür.Bu konuda peygamberimiz (s.a.v) bir hadisinde;"Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hırıstiyan, Yahudi veya Mecusi...yada başka bir dine mensup yapar."buyurmuştur.
Dünyanın her neresinde olursa olsun hayata gözlerini açan çocukların bedeni ve ruhi yapılarında ortak olan bir özellik vardır. Bu ortak özellik fıtri bir özelliktir. Ülkeler, kıtalar, ırklar, renk ve diller insanlar üzerinde farklılıklar meydana getirdiği halde ve birinin vatanı Arjantin, diğerinin Japonya, bir başkasının ki Habeşistan, İngiltere olmasına rağmen hepsinin, doğdukları andan itibaren aynı yaratıcı kuvvete tabii olmaları; tek bir gerçeğe işaret etmektedir. Bu da her doğan çocuğun Allah'ın birliği  üzerine ilahi tarzda kendiliklerinden Allah'ın varlığını kabule müsait olmaları, yani yaratılışta İslam fıtratı üzerine doğmuş olmalarıdır.
Yaşar Hocamın bahsettiği; Kişi günah işlemez ise en azından büyük günahları işlemekten kaçınır, Allah'ın emirlerine riayet eder. Edepli, güzel ahlaklı, adil, sevgi, şefkat ve vicdanlı, yoksula, yetime, düşküne yardım eden, ana babasına merhametle yaklaşan onlara iyi davranan yaratılanlara merhametli, şefkatli ve sevgi ile yaklaşan kimselerdir.Kaldı ki bu mizaca sahip kimseler vicdanlarını sızlatacak, onları rahatsız edecek,herhangi bir olumsuzlukla karşılaşmadıkları için pozitif bir kişiliğe sahip olmaları kaçınılmaz. Dolayısıyla kendisi ile barışıktır.Doğuştan kazandırılmış bu orjinal halini koruyan kimse mutlu ve huzurludur.
Diğer taraftan dini inancının gereğini yerine getiren bunu yaparken başkalarının etkisinde kalmayan bu halini kimseden çekinmeden, sadece Allah'ın rızasına uygun olarak sürdüren, dinin gereğini yerine getirirken de şekle takılıp kalmadan neyi ne için yaptığını araştıran öğrenen ve bilgisinin gereğini yapan, yaşayan kimse kendisi ile barışık kimsedir. Zaten dinin istediği de budur...
Sevgi ve muhabbetle,

18 Mayıs 2013 Cumartesi

19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun

"Her şeye rağmen muhakkak bir ışığa doğru yürümekteyiz. 
Bende bu imanı yaşatan kuvvet,yalnız aziz memleket ve milletimin hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir."
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Son dönemlerde toplum olarak birçok acıya, göz yaşına maruz kaldığımız, milli değerlerimize yapılan saldırıların yaşandığı, hak ve adaletin, özgürlüğün kişilere göre farklılık gösterdiği şu günlerde birleşmemiz, paylaşmamız gerekirken olabildiğince  birbirimizden uzaklaştık.Yaptığımız sadece olayları şaşkınlıkla tepkisiz  izlemek…Demokratik ortamlarda verilmeye çalışılan cılız tepkiler ise güvenlik güçlerinin müdahalesi ile sonuçsuz hale getirilmekte... 
Görünen o ki; hoş olmayan bu gelişmeler bizi duyarsız, birbirine karşı saygısız, vefadan yoksun, bir hale getirmiş... 
Çocukluğumda yakın komşularımızda bir cenaze olduğunda,annem evde üç gün  televizyon, radyo, teyp gibi aletleri açtırmazdı. Ayıp olur, saygısızlık olur derdi. Biz de, cenaze sahipleri ile birlikte yas tutardık. 
Bu gün öyle mi? Gencecik fidanlarımız haince öldürülüyor, daha dün  Reyhanlı'da sayıları netleşmemiş 100 aşkın, suçsuz, günahsız, masum insanların katledildiği  vahşet karşısında toplum olarak tam bir sorumsuzluk ve vefasızlık örneği gösterdik. Millet olarak bırakın üç gün yas tutmayı, aradan bir kaç saat geçmeden unuttuk normal hayatımıza devam ettik. Peki ne değişti? Bizi bu kadar duyarsızlaştıran sebep ne? 
Oysa bu duyarsızlık bizi bir arada tutmak yerine, aramızdaki sevgi, saygı, hoşgörü, vefa gibi erdemlerin  tamamen yok olmasına sebep olmaktadır.
Toplum bu şekilde çözülmüşken, düşman düşmanlığını yapmakta, sinsice hain pilanını gerçekleştirme hevesinde pusuda beklemekte. Dost gibi görünüp, maddi imkanlarını göz boyamada kullanarak, yanlışı doğru gibi gösterip adil ve dürüst gibi davranarak, istismar ederek kötü emellerini gerçekleştirme çabasındadır.
Hiç şüphesiz düşmanın bu çabası  dün olduğu gibi, bu günde sonuçsuz kalacaktır. İnancımız tamdır. Çünkü Türk Gençliği gür sesi ile;  
Ey büyük Ata'm,
Türk gençliği olarak hürriyetin, bağımsızlığın, egemenliğin, cumhuriyetin ve İnkılâplarının yılmaz bekçileriyiz.
Her zaman, her yerde, her durumda, Atatürk ilkelerinden ayrılmayacağımıza, çağdaş uygarlığa geçmek için; bütün zorlukları yeneceğimize namus ve şeref sözü verir, kendimizi Büyük Türk Milletine adarız.
Türk Gençliği
 Atasına namus ve şeref sözü vermiştir. Şartlar ne olursa olsun  mücadelesinden asla vaz geçmeyecektir. O'nun gösterdiği çağdaş uygarlık yolundan ayrılmadan, Ata'sına ve onun emanet ettiği cumhuriyete, vatana, bayrağa sahip çıkacaktır… Bu kutsal değerleri yok saymaya çalışan, alavere dalavere ile kaldırmaya, değiştirmeye çalışanlara, yüreğinde ki güçlü iman, vatan, millet, bağımsızlık ve hürriyet aşkı ile gereken cevabı vereceğinden asla şüphem yoktur. 

Bu vesile ile tüm gençlerimizin ve Milletimizin,  19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun… 

Ne Mutlu Türküm Diyene!

16 Mayıs 2013 Perşembe

Regaip Kandiliniz Kutlu Olsun.


Allah (c.c) katında zamanların değerleri birbirine eşittir. Ancak öyle zamanlar vardır ki o zamanlarda öyle hadiseler olur ki, o vakte diğer zaman dilimlerinden daha üstün bir değer kazandırır.Receb-i şerîfin ilk Cuma gecesine isabet eden Regâib Gecesi'de bu müstesna zamanlardan biridir. Cuma geceleri böyle kıymetli vakitlerden biridir.
Regaib Gecesi gibi iki kıymetli gecede bir araya gelince, bu gece daha da bir kıymetli oluyor. Bu gece, yalvarış ve yakarışların Yüce Mevla'ya sunulduğu ve O'nun rahmetinden af istenildiği umut, huzur ve müjde gecesidir.

Allah Teala'nın kullarına lütfunun çokluğu, kereminin bolluğu ve pek çok günahkarı bağışlaması sebebiyle bu geceye Regaib Gecesi" adı verilmiştir.Bu gecenin bu değeri nereden kazandığı hususunda değişik rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan biri; Hz.Amine validemizin böyle bir gecede Resulullah (s.a.v)'e hamile olduğunu anladığıdır.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) Regaib gecesinin içinde bulunduğu Recep ayında çok dua eder, namaz kılar, oruç tutar, iyiliklerin her çeşidini yapar, sadaka vermeye özen gösterirdi.
Resulullah (s.a.v)'in Receb'in ilk perşembe gününü oruçla geçirdiği ve cuma gecesinde, bu kandil gecesine mahsus olmak üzere on iki rekât namaz kıldığı kabul edilir. Regâib gecelerinde dua etmek, tevbe ve istiğfarda bulunmak, bu geceyi kutsal kabul etmek suretiyle çeşitli ibâdetlerle geçirmek, genel olarak alimler arasında kabul görmüştür.
İdrak ettiğimiz mübarek Regaib Kandili vesilesiyle, ruhumuzu karartan kötü duygu ve düşünceleri kalplerimizden atalım. İbadetin zevkinden bizi mahrum eden nefsin kötü arzularını frenleyelim. Gönül dünyamızı bulandıran haset, kin, düşmanlık gibi kötü duygulardan temizleyelim.
Ey Rabbimiz! Senden; Senin sevmeni, Senin sevdiklerinin sevgisini ve bizi Senin sevgine ulaştıracak amellerin sevgisini dileriz. Senden tertemiz bir hayat, dosdoğru bir ölüm, rezil etmeyen ve ayıpların sayılıp dökülmediği bir dönüş istiyoruz
Ey Rabbimiz! Senden hidayet, takva, afiyet ve gönül zenginliği istiyoruz. Bize talihsiz ve nankör olmayan, şirkten arınmış, tertemiz kalpler lutfeyle .
Ey rabbimiz ; Aşk ile yanmayanlar öleceğin sanmayanlar sözlerini dile getiren kulların arasında yüreğimi ve yüreklerimizi dualarla süslemeni ümit ediyoruz... Ölümün bakiliği gökyüzüne ulaştığı an ki! O an Sen hep varolacaksın, Af kapında dizilirken sonsuz merhametinden bizleri de gül kokularıyla sevindir...
Ey Rabbimiz, Vatanımıza göz diken onu bölmeye parçalamaya çalışan iç ve dış düşmanlara, bu mübarek gecenin hürmetine fırsat verme, onları islah eyle, islah olmayacaksa Kahhar ismi şerifin hürmetine kahreyle. Haince saldırıya uğrayan Reyhanlı ilçemizde hayatını kaybedenlere rahmet,hastalara acil şifalar nasib eyle. Sen Milletimizi koru Rabbim.
Allah’ım sen affedicisin, affı seversin, beni affeyle. 

(Allahümme inneke afüvvün kerîmün, tuhibbül afve fa’fü anni) Tirmizî, Daavât 84.

Bu vesileyle Regaip Kandilimizin Ülkemiz ve tüm islam alemine huzur, mutluluk, barış ve hayırlara vesile olmasını diliyorum. 

14 Mayıs 2013 Salı

VATANIMIZA, BAYRAĞIMIZA, TOPRAĞIMIZA SAHİP ÇIKMA VAKTİ!!! BU GÖREV HEPİMİZİN BOYNUNUN BORCU.


Söz konusu olan Vatandır. Bu kutsal dava için mücadele, resmi makam ve üniformaya sığınarak artık el altından yapılamaz .Böyle gizlililik hareketleri için artık zaman geçmiştir. Ulu orta harekete geçmek ve millet adına yüksek sesle bağırmak ve bütün milletin bu çığlığa katılmasını sağlamak gerekir.

 Mustafa Kemal Atatürk

“Sahipsiz Vatanın Batması Haktır, Sen sahip çıkarsan Bu Vatan Batmayacaktır"
Mehmet Akif Ersoy

1 Mayıs 2013 Çarşamba

ESKİCİ


Eskiden yeterdim kendime
Artardım bile 
Şimdi ne yapsam nafile! ... 
Ve 
Kim demiş ´can eskimez´ diye 
Bu can tedirgin tende 
Can da eskimiş 
Ben de..
 Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun dizelerinde ifade ettiği gibi, insan her ne kadar kabul etmek istemese de gençliğinde verdiği hayatta kalabilme var olma mücadelesi, onu ruhen ve bedenen yıpratmakta. Artık gençlik günleri geride kalmış yorgun, yaşlı ve eskimiş bedeni sona yaklaşmanın verdiği tedirginlikte...  
İnsanın en verimli üretken olduğu  bir dönem vardır. Gençlik, kanının deli aktığı delikanlılık dönemi...Hani derler ya! taşı sıksa suyunu çıkarır, bastığı yerden ses getirir cinsten. Her şeye herkese yetişir. 
 Gün gelir gençliğin elden gittiğini haber verir azaları. Saçlar beyazlar, derileri buruşur. Ruhta ve bedende yorgunluklar baş gösterir.Artık güç kuvvet, anılar, yaşanmışlıklar birer birer rafa kalkar geçmişe eskiler arasına saklanır.Bu habercilerin haberine kulak vermek istemez.Lakin  can da  tıpkı beden gibi, hatıralar gibi tende eskir. Ten kafesine  sığamaz olur. Kendini eskilerde geçmişte mazide aratır hale gelir. 
Maziyi hatırlamak bazen iyi gelir insana. Eskiden yaşadığı tüm güzellikler çiçeklenir yeniden kalbinde.Uzun zamandır  içinden çıkamadığı sorulardan sorunlardan, yoğunluktan olumsuzluklardan kurtulur bir an da olsa...Yüreğe iyi gelen bu küçük mutluluklar için eski olan her şeye bakmak yeterlidir...Kimi zaman gözlerde nemli, yürekte hüzünlü bir hal yaşatsa da, eskiler güzeldir,anlam doludur, hatıra doludur. Gelecek için umut olur eskimiş yüreklere...  

Sevinçleriniz, umutlarınız, hayalleriniz eskidikçe kökleşsin can olsun, candan olsun, can versin sönmüş köhnemiş yüreklere... .


1 MAYIS AMELE ( İŞÇİ VE EMEKÇİ) BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

Dünya işçilerinin dayanışma günü olarak bilenen "1 Mayıs İşçi Bayramı", işçilerin 8 saatlik iş günü ve düşük ücretlerin protestosu sonucu yaşanan olayların bir gelişimi olarak ortaya çıkmıştır. 19. yüzyıl İngiltere'sinde Sanayi Devrimi ile birlikte binlerce küçük atölyenin kapatılarak modern sanayiye doğru geçişin yaşanmasına rağmen çalışma şartlarında olumlu bir gelişmenin olmaması, işçilerin seslerini yükseltmesine yol açtı. Çalışma şartlarının düzeltilmesi için mücadele eden işçiler, 1886 yılında genel greve gitti. Kanlı çatışmalar ile biten greve rağmen Avrupa'da işçiler, '8 Saatlik İş günü kavgasını sürdürürken, işçi eylemleri Amerika'da da yaşanmaya başladı. 1874 yılında 4 eyalette birden ücretlerin düşürülmesi kararına işçiler direndi. İşçilerin direnişi kanlı biçimde kırılırken, 10 işçi lideri asıldı, 14'ü zindanlara atıldı. İŞÇİ SINIFI ÖRGÜTLENDİ 1877 yılında ise bütün baskılara rağmen 8 saatlik işgünü isteyen ve ücretlerinin düşürülmesini protesto eden işçiler, eylemlerini sürdürdü. Çıkan olaylar sonunda yakalanan Parsons, Spies, Fischer ve Engel isimli dört işçi lideri idam edildi. 1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMININ İLANI Yaşanan tüm bu olaylardan sonra 1888 yılı Aralık ayında toplanan ABD İşçi Federasyonu, 8 saatlik iş günü elde edilinceye kadar sürdü. Yine aynı aylarda Fransız ve Belçika İşçi Sendikaları Konfederasyonları 8 saatlik iş günü için savaşım kararı aldı. 14-21 Temmuz 1889'da Paris Kongresi ile kuruluşu gerçekleştirilen II. Enternasyonal, 1 Mayıs'ı işçi sınıfının uluslararası birlik ve dayanışma günü ilan etti. 
FRANSA'DA  1 MAYIS ÜSTÜNE İLK KAN;

Fransa’da 1 Mayıs üstüne ilk “kan” , zamanımızdan 118 yıl önce küçük sanayi kenti Fourmies’de damladı. 
Bölgede çok eski zamanlardan kalma bir 1 Mayıs geleneği vardı ve genç nişanlıların yüzyıllardan beri birbirlerine "çiçekli akdiken dalı" verdikleri bu özel gün, 1889 yılından öteye “işçi bayramı” olarak kutlanıyordu. 
Ama tatil değil iş günüydü ve on üç, on dört yaşındaki çocuklar da “deneyimli” işçi sayılıyorlar, tekstil atölyelerinde her gün on iki saat bir lokma ekmek parası karşılığında çalıştırılıyorlardı.
Yaşlı genç Fourmies işçileri, bayram günü “sekiz saatlik” mesai istemiyle grev yapmaya karar verdiler. 1891 yılı 1 Mayıs sabahı, grevciler, sokaklarda “bize 8 saat, 8 saat gerek” sloganını açık saçık bir Fransız şarkısının bestesine uydurarak neşeyle dolaştılar. 
Dokuma atölyelerinin önünde jandarmayla hafif bir dalaş yaşandı ve birkaç işçi tutuklandı. Öğleden sonra grevciler, tutuklanan yoldaşlarını kurtarmak üzere hapsedildikleri belediye binasının önünde toplandılar. 
İtiş kakış sırasında, jandarmaya takviye gelen askerlerin yavaş yavaş gerilediğini gören bir piyade subayı, grevcilerin üstüne “Ateş!” emrini verdi.
9 kişi öldü, 33 kişi yaralandı. Aralarında, otuz yaşını aşkın sadece bir işçi vardı. Diğerleri, dokuma atölyelerinde çalışan işçi çocuklardı… 
Ölülerden biri, Maria Blondeau adlı bir genç kız, ellerinin arasında kanlı bir “akdiken” dalı tutuyordu. Nişanlısı, henüz o sabah vermişti kendisine sevgililerin simgesi bu çiçekli dalı. 
Fourmies kentinde yaşanan dram, ordu ve hükümetin şiddetle eleştirilmesine yol açtı ve 8 Kasım 1891 seçimlerinde, Karl Marx’ın damadı Paul Lafargue’ı tarihin ilk “sosyalist” milletvekili olarak meclise taşıdı! 
8 saatlik mesai için 17 yıl daha beklemek gerekti ve Fransız işçileri bu hakkı ancak 1918’den sonra kazandı.
1 Mayıs’ların “akdiken” çiçeklemesi ise “un brin de muguet”, bir sap müge, geleneğiyle sürdürülüyor. Mayısın birinci günü insanlar, tüm Fransa ve özellikle Paris sokaklarında, yakınlarına mutlaka ve çoğu kez yabancılara da birer sap müge çiçeği armağan ederler. 
TÜRKİYE’DE 1 MAYIS; 
1890 yılından sonra 1 Mayıs, bütün ülkelerde uluslararası işçi bayramı olarak kutlanmaya başlandı. Birçok ülkede 1 Mayıs, tatil günü olarak kabul edildi. 1919 yılında Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) kuruluş kongresinde 8 saatlik işgünü karara bağlandı. İşçilerin işgünü savaşı kanlı fakat büyük bir mücadelenin sonunda zaferle sonuçlanmış oldu. TÜRKİYE'DE AMELE BAYRAMI Dünya'da yaşanan tüm bu olaylardan sonra Türkiye'de 1 Mayıs ilk olarak 'Amele Bayramı' adıyla 1921 yılında kutlandı. İstanbul'un işgal edildiği yıllarda kutlanan 1 Mayıs, 1923 İktisat Kongresi'nde "1 Mayıs Amele Bayramı" adıyla yasalaştı. 1 Mayıs 'Amele Bayramı' olarak kabul edilmesine rağmen 1925 yılındaki kutlamalarda dağıtılan bir bildiri gerekçe gösterilerek yasaklandı ve gösteriyi düzenlenler tutuklanmaya başladı. 1935 yılına gelindiğinde "1 Mayıs Amele Bayramı" ismi "Bahar Bayramı" olarak değiştirilerek genel tatil ilan edildi. 2008 Nisan'ında ise "Emek ve Dayanışma Günü" olarak kutlanması kabul edilmiştir. 22 Nisan 2009 tarihinde TBMM'de kabul edilen yasa ile 1 Mayıs resmi tatil ilan edilmiştir.
Ancak 21. yüzyıl Türkiye’sinde bile hala yüz binlerce çocuk, 19. yüzyıl Avrupa’sının koşullarında çalıştırılıyor. Özelleştirilen limanlarda birbiri ardından ölümcül kazaya uğrayan işçilerin çalıştırıldığı insanlık dışı koşullar, 1885’te ABD’de, 1889’da İngiltere’de greve başlayan “docker”lardan farklı değil. Umarım 1 Mayıslar işçinin emeğinin karşılığını aldığı, gerçek bir bayram havasında kansız ve şiddetsiz kutlanır, bu durum ise insanlığın gerilemesine değil, ilerlemesine yol açar. 
Bu vesileyle 1 Mayıs (AMELE) İşçi ve Emekçi bayramınız   ve benim doğum günüm kutlu olsun...