27 Şubat 2013 Çarşamba

Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz ...



Fon Müziğini kapatmayı unutmayalım lütfen..
Türkünün hikayesi şöyle....
Rize'nin şimdiki adı Portakallık olan Haldoz mahallesindeki bir düğünde kardeşinin bıçakla karnından yaralanması üzerine, kendisine haber verilen Sandıkçı Şükrü olay yerine giderek kardeşini kanlar içinde bulur ve kardeşini yaralayan Abdi Ağa'nın uşağını (bir rivayete göre de Abdi Ağayı) orada vurur.
Bu olay üzerine hapishaneye düşen Sandıkçı Şükrü bir süre sonra bazı arkadaşlarıyla birlikte hapishaneden kaçar ve dağa çıkarlar.
Sandıkçı Şükrü, dağa çıktıktan sonra, yönetimle işbirliği yaparak kendisini hileyle zehirlemek isteyen biriyle karısı Fadime'yi elinden almak isteyen başka birini öldürür. Sandıkçı Şükrü'nün adı bu olaylardan sonra daha da yaygınlaşır. Fakirlere bir şey yapmaması zenginlerle mücadele etmesi yüzünden halk tarafından da sevilir ve desteklenir. Bu ve benzeri erdemleri yüzünden kendisine yardım edenler günden güne çoğalmaktadır.
Sandıkçı Şükrü'nün türküde adı geçen Perilizade adında zengin birine haberler göndererek, yoksullara mısır dağıtmasını istediği, yoksa kendisini cezalandıracağı tehdidinde bulunduğu söylenir. Nitekim Sandıkçı Şükrü'nün isteğini yerine getirmeyen Perilizade'nin mısırlarını adamlarına toplattırdığı ve yoksullara dağıttırdığı yaşlılarca da anlatılır.
Rize'nin Camiönü (Arkotil) mahallesinden Hüseyin Kutlu adında Sandıkçı Şükrü dönemine yetişmiş bir yaşlı "Çevrede başı belaya giren Sandıkçı'nın yanına geliyordu. Sandıkçı hem geleni koruyor, hem yardım ediyordu" diyor.
Kardeşiyle birlikte, türküde adı geçen Urusba (şimdiki adı Uzunkaya) köyünde eski bir kahvede otururken, zaptiyeler çevresini sararl. Zaptiye Çavuşu Abbas Çavuş Sandıkçı'nın teslim olmasını ister, ancak Sandıkçı kabul etmeyerek Abbas Çavuş'tan çekip gitmelerini ister. Zaptiye Çavuşu da bunu kabul etmeyince aralarında  çatışma çıkar. Sandıkçı ve kardeşi Zaptiye Çavuşu ile birkaç zaptiyeyi öldürerek  dağa kaçarlar.
Sandıkçı Şükrü'nün bu olaydan sonra bir ara yakalanıp zincire vurularak batıya gönderildiği fakat kapatıldığı yerden atlayıp Rizeli sandalcılar tarafından kurtarıldığı anlatılır. Sandıkçı Şükrü'nün Sinop kalesinde tutukluyken denize atladığı ve kurtulduğu anlaşılıyor.
Sandıkçı Şükrü'nün yakalanmaması ve her geçen zaman içinde daha çok halk desteği sağlaması üzerine Trabzon Valisi Kadir Paşa önemli sayıda adam toplayarak Sandıkçı'nın üzerine gönderir. Sandıkçı'nın üzerine gönderilen süvariler, Kolcu kayıklarının Reisi Varilcioğlu Sadık'ı da yanlarına alırlar. Sandıkçı Şükrü Of ilçesinin İkizdere köyü yakınlarındaki Sanlı adlı bir mezrada bir yaşlı kadının evinde otururken ihbar edilir ve etrafı atlı birliklerce  sarılır. Varilcioğlu da yanlarındadır.
Sandıkçı Şükrü teslim olmak istemez lakin eskiden tanıştığı Varilcioğlu Sadık, teslim olursa öldürülmeyeceğini söyleyerek onu ikna eder. Sandıkçı Şükrü de buna inanarak  teslim olur. Fakat Varilcioğlu ile zabtiyeler teslim olarak önlerinde yürüyen Sandıkçı Şükrü'yü arkadan kurşunlayarak öldürürler.
Sandıkçı Şükrü'yü doğrudan gören ve tanıyan Refii Cevat Ulunay, ondan "Yaptıklarına pişman olmuş, fakat affedilmeyeceğini bildiği için teslim olmayan mert bir insan" olarak sözediyor.
1843-1909 yılları arasında yaşamış Rizeli Kahya Salih adında dinci ve tutucu bir şairin de Sandıkçı Şükrü'yle ilgili bir destanı bulunuyor. Karadeniz Türkçesiyle yazılan destanda "Şükri dedikleri bir merd eşkıya"nın "Devlet hükümatina" kurşun attığı için öldürüldüğü anlatılıyor.

Kaynak; Anonim

Türkünün  Sözleri.
Sene 1341 nevsime uydum
Sebep oldu şeytan bir cana kıydım
Katil defterine adımı koydum
Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz
Sen üzülme anam dertlerim çoktur
Çektiğim çilenin hesabı yoktur
Yiğitlik yolunda üstüme yoktur
Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz
Çok zamandır çektim kahrı zindanı
Bize de mesken oldu sinop'un hani
Firar etmeyilen buldum amanı
Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz
Sinop kalesinden uçtum denize
Tam üç gün üç gece göründü Rize
Karşı ki dağlardan gel oldu bize
Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz
Bir yanımı sardı müfreze kolu
Bir yanımı sardı varilcioğlu
Beş yüz atlıylan kestiler yolu
Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz
 Genel anlam itibari  ile eşkiyalık  zorla ve hile ile başkasının hakkını-hukukunu gasp eden, yasa ve kural tanımayan kişi ya da kişiler için kullanılan bir ifadedir. Bunları yapanlara da eşkıya denir. Diğer bir ifade ile  genellikle bizim kuşaktan olanlar iyi bilir, bir zamanlar tıpkı hikayemizin kahramanı Sandıkçı Şükrü gibi dağda eşkıyalık yapan ancak fakir fukara insanlara dokunmayan kimseler de vardı...Bunların hedeflerinde varlıklı ağalar, zulüm yapan feodal güçler vardı...Bu nedenle bazen bu klasik eşkıyalar, “halk kahramanı” ya da “kahraman eşkıya” olarak da anılırlardı...Hikayemizin acıklı sonundan anlaşıldığı gibi, her ne amaç için olursa olsun; baskı, zulüm, ve zorbalık ile elde edilmek istenen başarı eninde sonunda hak ve adaletle yok edilmeye mahkumdur. 

26 Şubat 2013 Salı

Daha Ne Olsun...İllaki Sağlık Olsun!

               Varsın çorbanın tuzu az gelmiş olsun.
Varsın pilav birazcık lapa olmuş olsun.
Varsın en sevmediğiniz yemek, kereviz olsun masada.
Sofranızda sevgi var mı, ondan haber verin ..
Tadına var akşamının… 
Gece evinde, dostların olsun. 
Sohbet mezen, kahkahan içkin olsun… 
Arkadaşım, hayat bu. 
Daha ne olsun? 
Ama en önce ve illa ki sağlık olsun! 
Can Yücel dizelerinde hayatı ne güzel özetlemiş. Sevgi, dostlar, mutluluk ve her şeyden önemlisi de sağlık. Bunların dışında oluşan eksiklikleri dert etmeye değmez. Dostları ile birlikte olmanın, sevgiyi paylaşmanın yaşamanın tadına varabilmeli. Yaşadığı anı güzelleştire bilmeli... Gereksiz ayrıntılarla gününü zehir etmemeli insan.Ama tüm bu güzelliklerin farkına varabilmek, yaşayabilmek ve tad alabilmek için “illa ki sağlıklı olsun!” 
Sağlık insan için en büyük nimet…Hayattan zevk alarak yaşamanın belki de ilk şartı. Vücudumuzun en küçük bir azasının bile ağrıması insana hayatı zehir ettirebiliyor. Dünyaları verseniz gözünde olmuyor. İşte insan o zaman anlıyor, sağlıklı bir nefes almanın dünyanın en büyük nimeti olduğunu… 
Genellikle hasta olduğumuz zaman hatırlarız, Kanunu Sultan Süleyman'ın Zigetvar kalesi alınırken hasta yatağında yazdığı dizeleri ;
"halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi. "
(Halk için saygın olan, değerli olan valilik, genarallik, başbakanlık gibi...makamdır.
Ancak gerçekte ise dünyada bir nefes sıhhatten daha değerli hiç birşey yoktur...) 
Hafta sonu kızımı mide bulantısı ve isal şikayeti ile acile götürdük.Doktor muayenesinden sonra, yazdığı ilaçları almak hayli zor oldu. Hafta sonu olması sebebi ile nöbetçi eczane bulmak zaman aldı. Canım kızım bir günde rengi soluverdi! üstelik pazar günü onun 16. yaş günü idi. Gönlüne göre bir doğum günü olmadı. Ama yinede pasta ve mumunu ihmal etmedik.Önemli olan sağlığı... 
Çok şükür şimdi biraz toparladı kendini. Bir gün okula göndermedim. Bu gün de kendi ısrarı ile okuluna gitti. Kızım iyileşti diye sevinirken, bu defada eşimde aynı şikayetler oluştu. Farklı olarak onda ateş de vardı. Bu sabahta eşimi götürdüm doktora. Dizanteri olmuş. İlaçlarımızı aldık. Tedaviye başladık. Şükür şimdilik iyi gibi gözüküyor. Neyse ki, ben de bir şey yok. İkisine de bakıyorum... 
Bir baş ağrısı bile bazen canından bezdirmeye yetiyor insanı. Allah kimseye ciddi bir hastalık vermesin. Hastanede evinde yatan hastalara da sağlık ve şifa versin. 

Sağlıklı günler…

21 Şubat 2013 Perşembe

Neden Haber Vermedin ki?

Her ne kadar dünyanın cezbedici süsüne kendimizi kaptırarak; bizim için kaçınılmaz son olan ölüm gerçeğini gündemde tutmak istemesek de o hayatımızın bir parçası. Biz onu unutsak da o bizi hiç unutmaz, vakti geldiğinde kapımızı çalar. Ölümden korkmak veya korkulacak bir şey gibi görmek, içimizde ki iman eksikliğinin bir sonucu olsa gerek. İnsanca ve islamca bir hayat sürmek ölümün korkulacak bir şey olmadığını anlamamızı sağlar.
Üstat Necip Fazıl ne güzel söylemiş;
"Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber 
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?Ölüm dostu dosta kavuşturan bir köprüdür. İnsanlar ölüm ve ölüm sonrası hayatın mahiyetini bilmediği için, hayatın bu dönüm noktasını soğuk ve itici bulur...
Ondan kaçamayız o bizi mutlaka gelir bulur. Yüce Allah “her nefis ölümü tadacaktır.”(Al-i İmran 3/185) buyurarak yaratılan her canlının ölümü tadacağını haber vermektedir. Öyleyse kaçmak niye?
Kaçmak yerine yapılacak en akıllıca iş onu beklemek...Giderken götüreceklerimizin hazırlığını yapmak olmalı.
Sadi Şirazi, Gülistan isimli eserinde bir hikaye anlatır. Hikaye şöyle başlıyor; adamın biri yıkılan evinin karşısına geçmiş bir yandan ağlıyor, diğer yandan da: "Ah evim! Çökmeden evvel bari bir haber verseydin de ona göre tedbir alsaydım" diye söylenip duruyormuş.
Birden o harabeden bir ses yükselmiş; "Be adam!.. Ben yıllardır sana, çatlayan duvarlarım ve dökülen sıvalarımla çöküyorum diye haber veriyordum. Fakat sen, her defasında bir avuç toprak ile çıka geliyor ve o çatlakları örterek verdiğim haberi adeta ağzıma tıkıyordun"
Hikaye manidardır. Çünkü bizim hayat evimizde de hızla tahripler, çatlaklar oluşmakta ve ömür binamızdan her geçen gün bir taş daha düşmektedir. Çok insaflıdır ölüm... Gelmeden önce nice haberler gönderir de, biz bir türlü dönüp bakmayız o ikazlara...Her birine bir bahane bulur , "hastalıktır geçer" der, önemsemeyiz.
Günbegün tükenip gittiğimizi görmeyiz... Ömür, bitmeyecek bir hazine gibi görünür gözümüze; Oysa her şeyin bir sona mahkum olduğuna inanmak istemeyiz. Aldanırız, ama kabul edemeyiz bunu bir türlü...
Ve bir gün ölüm gelip dikiliverir karşımıza... Şaşırır ve endişeli soru veririz; "Neden haber vermedin ki?"
Cevap vermek zorunda değildir ölüm... Çünkü o, haberini çoktan vermiştir...
Hanife MERT

18 Şubat 2013 Pazartesi

GÜNAYDIN!!!!

Bazen Allah'a dua ederken, Allah'ım hayırlıysa ver diyoruz. Sonra hakkımızda hayırlı olanı verdiğinde biz beğenmiyoruz.
 Hz. Ali şöyle dua edermiş; "Allah'ım gönlümde olanı hakkımda hayırlı eyle, hakkımda hayırlı olanları da gönlüme razı eyle.
Gününüz aydın, Allah gönlünüzde olanı hakkınıda hayırlı, hakkınızda olanları da gönlünüze razı etsin.Mutlu, huzurlu hayırlı sabahlar

15 Şubat 2013 Cuma

İnsanların Dine Bakışı..


Şurası  muhakkak ki; insanların din anlayışları değişir ama, din değişmez o tektir. Her ne kadar İslam dini katı değilse de sınırları bellidir. Ama insanın dinden anladığı farklıdır, herkesin dini düşüncesi farklıdır.
Şimdi bizim dini düşüncemiz, bilgimiz, dine  yakınlığımız  ne sınırdaysa dine bakışımız da o sınıra yakın oluyor. Dine yakınlığımıza göre ona bakışımız da değişir.
insan bir şeyin dinde olup olmadığını bilir,  ancak yapamıyorum ya da yapıyorum gibi bir durum ortaya çıkar. Ancak kendi dinden anladığını dinin kendisi zanneder, o şekilde yaşamaya çalışırsa, bu yanlış bir durum…
Bir de özellikle günümüzde din vicdanlara hapsedilmeye çalışılıyor. İçimiz temiz, kalbimiz gibi benzeri şeyler. Sanırım bu düşüncede olan insanlar dini  içe hapsetmeye çalışıyorlar. Dinleriyle övünmüyorlar, onun kıymetini bilmiyorlar. Bunun için de insanların özellikle  gençlerin, dine biraz özendirilmesi, dine  susuz kalmaları gerekiyor. İçinde bulundukları şartların azcık değişmesi gerekiyor.

Dağa çıktığımızda, izci çadırı kurduğumuz  yere 2 km uzakta bir çeşme var, suyumuzu oradan taşıyoruz. Gece saat 12 gibi su almak için ay ışığında ormanda suya gidiyoruz. Kurtlar uluyor etrafımızda dolanıyorlar. Biz de tüfek bile yok. Sadece ışığımız ve baltamız var. Suya vardık, buz gibi su akıyor ve oradan su aldık. Abdest de alalım dedik ve abdest aldık. O kadar tatlıydı ki; o abdest… Ben sabaha kadar bu abdesti kaybetmemek için uyumam dedim. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz?
Gençlerimiz dinin   kıymetini pek bilmiyor. Hele bir de onu içimize hapsedelim dediler mi!  Kabullenmiyorlar dıştan dini bir görüntü.
Necip Fazıl’ın güzel bir söz ü vardır, şiirin hepsini bilmiyorum ama, “burnunu göstermekten utanırdı süt ninem” diye bir yeri var. Düşünün onlarda bizim ninelerimiz, onlarda Müslüman.Fransız askerleri bir baş örtülü bayanın başörtüsünü aldılar diye savaş çıkartmadı mı bu millet, biz  de onların torunları değil miyiz?
                                                                          
 YAŞAR GEDİKLİ
 (Rabbim  kabrini nur, makamını cennet etsin)
Cumanız Hayırlara vesile olsun..

SEVGİ YÜREK İŞİ...("Analık oğlak yarda oynar, Anasız oğlak yerde oynar")

....
Güneş yerini bulutlara bırakmıştı. Etrafı siyah ve kurşini rengin karışımına benzeyen bulutlu bir hava kaplamıştı. Yağmur yağmakla yağmamak arasında insanı tedirgin eden, kasvet veren bir hava halini aldı.İçi sıkılıyordu.Yüreğini sebebini bilemediği anlam veremediği bir kasvet bir hüzün kaplamıştı. Çamaşırı yıkadı tek katlı evlerinin damında ki çamaşır teline serdi. Biraz havalansın yağmur yağdığı zaman toplarım diye içinden geçirdi. Merdivenlerden indi, tahta kapının demir kolunu bastırarak açtı, içeri girdi.Oturma odasına geçti. Üzerinde şalvarı başında yemenisi ile pencere kenarında ki somyanın üzerine oturdu.Yorulmuştu, iş yaparken pek farkında değildi. Ama oturunca anladı ne çok yorulduğunu. Çayı çok severdi. Bazen bir demlik çayı tek başına içtiği olurdu. Kalktı mutfağa geçti.Küçük demlikte bir iki bardaklık çay demledi. Bir bardak çay içeyim sonra üzerimi değiştiririm diye düşündü. Bardağa  tavşan kanı gibi demli çayını doldurup oturma odasına geçti. Tek kasetçalarlı teybe Ferdi Tayfur’un son kasetini de yerleştirdi, düğmesine bastı. Bir taraftan Ferdi Tayfur’un “durdurun dünyayı başım dönüyor,felek halimize gülecek gibi”… şarkısını dinliyor bir taraftan da çayını yudumluyordu. Bir ses duydu. Teybin sesini kıstı. Kulak kesildi. Kapı çalıyordu. Kim acaba? aman bu yorgunluk üzerine kimseyi de çekemem diye hayıflanarak kapıya doğru gitti. Gelen komşusu Hicran hanım idi. Elinde yeşilin farklı tonlarında kısa kısa koparılmış iplikler vardı. 
- Buyur Hicran abla İçeri gel dedi. Hicran Hanım, 
- Yok Elif girmeyeyim işim var.  Elindeki ipleri göstererek, --sizde bu iplerden var mı? Etamin üzerine armutlu buz dolabı örtüsü işliyordum yetmedi. Sizin de işlediğinizi biliyorum belki vardır diye sana sormaya geldim dedi.

 Elif telaşla içeri koştu dolaptan Hicran Hanımın istediği iplerden ne kadar varsa getirdi. Al bunları Hicran Abla diye uzattı. Hicran şaşırmıştı. Teşekkür etti. Ağzında bir şeyler geveliyordu, yüzü de sanki solgundu. Belli ki bir şey söyleyecek lakin nasıl söyleyeceğini bilmez bir halde öylece durdu. Bir müddet kapıda hiç konuşmadan beklediler. 
Elif; 
- içeri gel Hicran abla çay içiyordum, buyur birlikte içelim dedi. Hicran Hanım Elif’in bu teklifinden cesaret alarak; 
- Şey dedi, elinde ki zarfı göstererek, 
- Elif iplik bahane! bunu sana Erdem gönderdi. İçinde ne yazılı  bilmiyorum dedi. Zarfı Elif’e uzattı. 
Erdem Hicran Hanımın küçük kardeşi. Elif ile lisede birlikte okudular. O Üniversite 3. Sınıfta okuyordu. Sömestri tatili sebebi ile memleketine gelmişti. Elif’e karşı saf ve temiz duygular besliyordu.Fakat bu düşüncesini cesaret edip söyleyememişti. Elif de Erdemi beğenirdi. Terbiyeli saygılı biri, ağır başlı bir duruşu var derdi.
 Erdem okuduğu derginin birinde; 14 şubatın dünya sevgililer günü olduğunu öğrenmişti.Ülkemizde henüz böyle bir kutlama yapılmıyordu. Kimsenin böyle bir günün varlığından haberi bile yoktu. Tarih 14 Şubat 1984 Erdem neden olmasın diye düşündü. Teklif etmenin tam zamanı dedi kendi kendine. Mektubu özenle yazdı, zarfa yerleştirdi.Ablasından yazdığı mektubu Elif'e götürmesini istedi. Hicran önce reddetti. Ben yapamam, kızın analığı anlar, Elif'e kızar yazık üzmeyelim kızı, başka bir yol bul dedi. Erdem ısrar etti. Hicran çaresiz kardeşini kıramadı mektubu götürmeyi kabul etti...
Elif zarfı görünce önce  üvey kız kardeşi  Deniz’in ödevi diye düşündü.Tereddütsüz zarfı aldı. Çünkü Erdem,Deniz’i Fransızca dersine çalıştırır, zaman zaman da onun ödevlerine yardımcı olurdu. 
Bir an  Hicran Hanımın, “ben içinde ne olduğunu bilmiyorum” cümlesi geldi aklına. İşte o zaman  “jeton düştü” Elif'te. O anda anladı zarfta farklı bir şeyin olabileceğini... Elif, 
-Gel Hicran abla içeri gel birlikte öğrenelim ne olduğunu dedi. 
Zarfı kenarlarını yırtarak açtı. İçinde bir mektup vardı. Mektubu görünce heyecanlanmıştı. Kalbi adeta yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Sanki bütün vücuduna kan hücum etmiş gibiydi.Elleri, ayakları titremeye başladı.Dili dolaştı.Kelimeleri yanlış okumamak için özen gösteriyordu. Yüzü hafif hafif pembeleşmeye başladı.Bir taraftan ateş basmış diğer taraftan da eli ayağı buz kesmişti. Midesi  de  bulanıyordu. 
Kenarları gül resimleri ile süslenmiş, özenle yazılmış bir mektup!. Şöyle başlıyordu: 
Merhaba Elif, 
Her halinle her şeyinle güzelsin, 
Hata bulmak kusur bulmak güç sende!. 

Tıpkı bu şarkı sözleri gibi kusursuz birisin...
Sana bu mektubu yazmadan önce çok düşündüm. Seninle ilgili temiz saf ve samimi düşüncelerimi, sana nasıl söyleyeceğimi bilemedim. Niyetim seni üzmek incitmek değil, bunu bilmeni isterim. 
Okulda ve mahallede beni iyi tanırsın. Ben de seni tanıyor ve beğeniyorum. Sana bazı sorular sormak istiyorum vereceğin cevap olumsuz ise, seni bir daha rahatsız etmeyeceğim. Şayet cevabın olumlu olur ise de yine günü gelene kadar asla ses etmeyeceğim. Uygun zamanda annem ve babamı size gönderip, oğlumuza kızınızı istiyoruz dedikleri zaman senin cevabın ne olur? onu öğrenmek istiyorum... 
Sen gönül eğleyecek değil, evlenecek birisin... 
Elif mektubu okurken şaşkınlığını, hayretini gizleyemiyordu. Zaman zaman, Allah Allah, hayret diyordu. Mektubun tamamını bitirmeden, tekrar katladı zarfın içine yerleştirdi. Hicran abla dedi; 
- Ben Erdem’dem böyle bir şeyi hiç beklemezdim. Biz onunla arkadaşız. Al sen bu mektubu kendisine geri ver. Şu anda böyle şeyleri düşünecek  durumda değilim dedi. Hicran  mahcup biraz da üzgündü.Bu cevabı beklemiyordu. Kusura bakma Elif, seni rahatsız ettim dedi ve oradan ayrıldı. Elif karma karışık bir ruh haline bürünüverdi. Kafası karışmıştı. Aslında hoşuna da gitmişti. Beğenilmek, sevilmek kimin hoşuna gitmez ki?… Lakin yapamazdı. O Sevgi denen bu asil,güzel duygularını açığa çıkaramazdı. Paylaşamazdı…Yaşayamazdı. Zaman ayıramazdı. Kendini şartlandırmıştı.Daha çok erkendi. Onun tek hedefi vardı okulunu bitirip biran önce içinde bulunduğu onu ezen, inciten, rencide eden insanların arasından kurtulmak, kendi ayakları üzerinde durup,  hayatını kurabilecek düzeye gelmekti...Bu tür olaylara ayıracak zamanı yoktu. Her ne kadar kendini şartlandırıp böyle düşünse de, iç dünyasında çok etkilenmişti.Kendisine yapılan teklif ilk değildi. Neden Erdem'in teklifi etkilemişti ki?
- Pencerenin önüne oturdu, düşüncelere daldı. O arada  olta takımı ile evin önünden Erdem geçiyordu.Kendisini görmemesi için, tülün arkasına gizlendi.
Biraz sonra yağmur atıştırmaya  başladı.Acelece yerinden fırladı, elinde leğenle dama çıktı.Hızlı hızlı çamaşırları topladı eve getirdi.  Erdem’in mektupta yazdığı sözler aklını meşgul ediyordu. Çok etkilenmişti. 
Erdem mektubu gönderdiğine pişman olmuştu. Elif'i üzdüğü için kendini affedemiyordu. Zaten kızın derdi kendine yetiyor birde ben üzüntü çıkardım başına diye kendini suçluyordu. Bu böyle olmayacak bir yolunu bulup özür dilemeliyim dedi. Direk Elif'lerin evine gidemezdi. Mahallede laf söz ederler diye düşündü. Öncelikle Elif'in büyük babası Hasan Amcalara gidip izin alayım dedi. Hasan Amca evinin önünde ki dut ağacının altında her zamanki gibi tahta sandalye oturuyordu.Yanına yaklaştı selam verdi. Bir kaç tane  kitap ismi sordu. Hasan Amca;

Yok evladım o dediğin kitaplar bizde ne arasın. Elif'e sor onlarda vardır belki dedi. Erdem bu cevabı bekliyordu teşekkür etti. Hemen yan tarafta bulunan Elifin  evine geldi.heyecandan ayakları titriyordu. Kapıyı çaldı.
Elif pencereden Erdem'in, büyük babayla  konuştuğunu görmüştü. Gelenin Erdem olduğunu biliyordu.Kapıyı açtı.Sert bir ifade ile ne istiyorsun der gibi baktı yüzüne.. Erdem;
Hasan Amcaya sorduğu kitap isimlerini Elif'e de sordu. O kitaplar olmasına rağmen hepsine yok dedi. Erdem;
-Elif kitap bahane ben senden özür dilemek istedim dedi. Elif cümlesini bitirmeden daha;
-Ben senden böyle bir şey beklemezdim diyerek kapıyı Erdem'in yüzüne kapattı.
 Özür dilemesine rağmen Elif Erdemi sert bir şekilde reddetmişti. 
Bu sevgililer günü vesilesiyle, yazmakta olduğum “ANASIZ OĞLAK” isimli öykümden bir bölüm paylaştım. 

İnsan sevgisiz yaşayamaz.Çünkü onun Özü  de sözü de sevgidir.Sevgide zaman sınırı olmamalı. Şu gün bu gün diye bir kısıtlama getirilmemeli. Alabildiğince sınırı genişletilmeli.  Dünya üzerinde yaşanan bir çok kötülük sevgi ile bertaraf edilir.Ruhun gıdası, insanın mayasıdır sevgi. Yürekler arasında yaşanan coşku selidir.Bilek işi değil, yürek işidir.Ticari bir alış veriş değil, pazarlık yapılamaz. 
Şartsız sevgilere aşk denir.Öyle yüce bir duygu ki; Mevlana’yı cezbeden asıl güneşin Şems kılığına bürünmüş sevgi olduğunu, Yunus Emre’yi hak ateşiyle coşturup diyar diyar gezdirenin sevgi olduğunu, Şirinine kavuşmak için Ferhat’a dağları deldiren gücün sevgi olduğunu, Leyla’sını ararken çöllere düşen Mecnuna Mevlasını bulduran şeyin sevginin gücü olduğunu unutmayalım. 

Sevginizi sevdiklerinize söylemekten, paylaşmaktan ve yaşamaktan asla vazgeçmeyin. 


Muhabbetle,
Hanife MERT









-


11 Şubat 2013 Pazartesi

"Vatanın Bağrına Düşman Dayamış Hançerini!!

Kurtuluş Savaşı  yıllarında, Milli mücadele sırasında Ankara’da kurulan mecliste, bir toplantıda  Bursa Mebusu Dr.Baha Bey meclis kürsüsünden; 
"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini, 
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini? " 
Namık Kemal'in bu iki dizesini okur... Bunun üzerine 
Mustafa Kemal'in yanıtı şöyle olmuştur; 
"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini, 
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini!"
Geçmişte olduğu gibi bu günde,  düşman vatanın bağrına hançerini dayamış durumda, acaba  bunun farkında mıyız!
Büyük Atatürk, 10. Yıl Nutkun da ; “ Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti bundan sonraki inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.” diyor. Elbette dünyada en önemli aydınlatıcı gücün, yüksek Türk Medeniyeti olduğuna işaret ediyor ve reçeteyi de kendi Türk kültür dünyamızda aramamız gerektiğine dikkat çekmektedir. Büyük Atatürk, Türk Milletine hedef olarak da, muasır(çağdaş) medeniyet seviyesinin üzerine çıkma azim ve iradesini göstermektedir. 
Oysa biz ne yapıyoruz? Çağdaşlaşmak, batılılaşmak adına Avruplılaşmaya çalışıyoruz. Böylece Atatürk’ün gösterdiği çağdaşlaşma yerine Avrupalılaşırken kendi benliğimizi yitiriyoruz. Milli değerlerimiz eriyor, kimlik yozlaşıyor. Vatanı sadece toprak parçası olarak görenlerin sayısı artıyor. 
Bayraklar yere atılıyor, yakılıyor. Toplumdan cılız bir tepki! Toplum sessiz adeta uyumuş, dondurulmuş durumda.  
Türküm demekten çekinir hale getirildik. Türk’üm demek Emperyalistlere şirin görünmek adına suç sayılmaya çalışılıyor. Neredeyse bölücülerle eşdeğer gösterilmeye çalışılır hale getirildik, farkında mıyız? 
Vatan sevgisini, millet sevgisini ifade etmek, Avrupa Birliği ve onların yandaşlarının neredeyse iznine bağlı hale getirildi. Acaba farkında mıyız? 
Her gün yeni bir, vatana ihanet edenin barış kardeşlik kisvesi altında açık itirafına tanık oluyoruz. 
Acaba Mustafa Kemal gibi,”Düşman vatanın bağrına dayasın hançerini, vardır kurtaracak Bahtı kara maderini” sözünü söylemek zamanı gelmedi mi? 
Yoksa Necip Fazıl’ın;”Kendi ülkende garip, kendi ülkende parya mı olacağız?
Bütün bunlardan hiç kuşkusuz dün olduğu gibi bugün de kurtulacağız. Bu konuda inancımız tamdır. Aksini düşünmeyin bile. Ancak bu durumu aşabilmemiz için;  Bir olalım, diri olalım, güçlü olalım.Emperyalistlerin ve bölücülerin oyunlarını bozalım.Çağdaş uygarlığın üzerine çıkmak için mücadele edelim.
 Vatanın iç ve dış düşmanlarına, dün olduğu gibi bu günde haddini bildirelim..

10 Şubat 2013 Pazar

BÜYÜK GÜNAHLAR


            Büyük günahların neler olduğu, bazı rivayetlere dayanılarak yapılan içtihatlar doğrultusunda aşağıdaki gibi belirlenmiştir:

             - Haksız yere adam öldürmek

             - Zina etmek

             - İffetli bir bayana kötülük isnat etmek

             - Savaşta, hücum anında cepheden kaçmak

             - Sihirbazlık yapmak

             - Yetim malını yemek

             - Müslüman ana-babaya asi olmak

             - Faiz yemek

             - Hırsızlık yapmak

             - Alkolik olmak, aklı işe yaramaz hale getirmek

             - Emredileni yapmamak, yasakları yapmakla aileye karşı istikameti terk etmek

             - Küçük sayılmasına rağmen ısrarla, devamla yapılan her türlü küçük günah

             - Şirk

          Yukarıdaki sıralamanın sonunda yer alan “şirk”, bir günah değil, kâfirliğin ta kendisidir.

 Günah, imanlı insanların yaptıkları hatalardır.

 Bu nedenle “şirk”in günahlar arasında sayılması yanlıştır.

  Bize göre “büyük günah”; Rabbimizin Kur`an`da, önüne “büyük” sıfatı eklediği suçlardır.

 Bu suçlar, tespitlerimize göre şunlardır:

   -Haram Ay`da savaşmak.
 Bakara; 217:  

“Sana Kutsal Ay`dan; bu ayda savaşmaktan soruyorlar.

De ki: “Onda (o ayda) savaşmak büyüktür (büyük günahtır), …”
       

Haram aylar; Hacc yapılan, Arap geleneğine göre de savaşın yasak olduğu aylardır.

Bu ayeti, “işaret”, “delâlet” ve “iktiza” anlamlarını dikkate alarak günümüze uyarlarsak “büyük günah”; uluslar arası eğitimin, öğretimin, bilim alış verişinin ve ticaretin yollarını güvensiz hâle getirmek ve engellemektir.

   -Yetim malı yemek.
 Nisa; 2:                          

“Ve yetimlerinize mallarını verin. Temizi pise değişmeyin.

Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin.

Bunu yapmak kesinlikle büyük bir suçtur.”
Bu ayetin günümüz şartlarındaki direktiflerinden birisi de;

“Kamu mallarının talan edilmemesi ve kamu geliri olan verginin kaçırılmaması”dır.

 Çünkü bugün yetimin velisi ve hamisi kamudur.

  -Rızık endişesiyle çocukların öldürülmesi.
 İsra; 31:                        

Ve yoksulluk kaygısıyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları ve sizi biz rızıklandırırız (besleriz). Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır.
Bu ayet bugüne kadar, Arapların kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeleri ve erkek çocuklarını putlara kurban etmeleri şeklinde açıklanmıştır.

 Halbuki ne kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi, ne de erkek çocuklarının putlara kurban edilmesi, ayetin vurguladığı yoksulluk kaygısı ile yapılmış eylemler değildir.

 Bu ayetin “yoksulluk kaygısı” vurgusu göz önüne alındığında, günümüz için işaret ettiği “büyük günah” bize göre; yoksulluk bahanesiyle geç dönemde yaptırılan kürtajlar ve yine yoksulluk bahanesiyle erkek veya kız çocukların, öğretimden ve eğitimden mahrum bırakılması suretiyle geleceklerinin karartılmasıdır.

  -Kişinin yapmayacağı şeyi “yapacağım” demesi.
 Saff; 2 - 3:                   

Ey inananlar! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?

Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında gazap bakımından büyüdü (büyük bir suç; günah olarak belirlendi).
Bu ayetteki direktifler, her ne kadar ayetlerin iniş sebebi olarak gösterilen Uhud savaşındaki cepheden kaçanları muhatap alır gözükse de, tüm yalan taahhütte bulunanları; yapmayacağı halde “yapacağım” diyerek kendilerine inanan, güvenen insanları kandıranları, hayal kırıklığına uğratanları muhatap almaktadır. Bu tipler, hatırlanacağı üzere Nass suresinde “Neffasati fil ukadi (sözleşmelerine tükürenler)” olarak nitelenmişti.

 -Fevahiş:
         “ Fevahiş”, “çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranış, olması gereken sınırı aşmak, söz ve cevapta taşkınlık etmek” anlamına gelen “fahşa” sözcüğünün çoğuludur.

Fuhuş, “fahşa” ve “fahişe” kelimeleri, Ragıb el-İsfehanî tarafından “el-Müfredat”ta; “son derece çirkin söz ve fiiller” olarak tanımlanmıştır (Fahşa mad.).



“Gerçeğe ve normal ölçülere uymayan her şey” demek olan “fahişe” sözcüğü, İbnu`l Cinni`ye göre cehaletin bir çeşidi olup, “ilim” sözcüğünün zıttıdır (İbn Menzur, Lisan ul Arab).


Âl-i Imran suresinin 135. ayetinde “fena iş” olarak nitelenen “fahişe” sözcüğü

Kur`an`da on üç yerde, çoğulu “fevahiş” sözcüğü ise dört yerde geçmektedir.

          

 “Fahşa” sözcüğü Kur`an`da  birden çok aşırılık için kullanılmıştır:

            

Nisa suresinin 19. ayetinde; zinadan kinaye olarak kullanılmıştır. Ama İmam Fahrûddin er-Râzi`ye göre bu ayette geçen “fahişe” kelimesi, kadının kocasına ve onun yakınlarına eziyette bulunması anlamına gelir (Mefâtihu`l-Gayb).


Nisa suresinin 22. ve Bakara suresinin 169. ayetlerinde; şeytanın emrettiği kötü davranış ve hayâsızlık anlamında kullanılmıştır.
 Nisa; 22:                      

Babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin; ancak (cahiliye devrinde) geçen geçmiştir. Şüphesiz o bir hayâsızlıktır (fahişedir), iğrenç bir iştir yol olarak da ne kadar kötüdür?
 Nisa suresinin 25. ayetinde; evlilikten sonra zina yapmak anlamında kullanılmıştır.
 Nisa; 25:                      

… O halde fuhuşta bulunmayan, gizli dost edinmeyen namuslu kadınlar olmak üzere yakınlarının izniyle nikâhlayın ve örfe uygun bir şekilde mehirlerini verin. Evlendiklerinde fahişe işlerlerse (zina ederlerse) onlara hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir. …
        A`râf suresinin 80, 81. ve Ankebut suresinin 28. ayetlerinde; Lût Kavmi`nin yaptığı çirkin fiil (homoseksüellik) anlamında kullanılmıştır.
A`râf; 80, 81:  

… Sizden hiç kimsenin yapmadığı hayâsızlığı (fahişeyi) mı yapıyorsunuz? …Çünkü siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Hayır, siz haddi aşan bir kavimsiniz/ halksınız. …

  İsra suresinin 32. ayetinde; zina fiili fahişe olarak nitelenmiştir.
 İsra; 32:                        

Zinaya yaklaşmayın; çünkü o fahişedir ve ne kötü bir yoldur.
Nur Suresinin 19. ayetinde; insanlar arasında yayılan kötülük ve fuhşiyat anlamında kullanılmıştır.
 Nur; 19:                        

Şüphesiz müminler arasında fuhşiyatın yayılmasını sevenler için dünyada rezillik ve ahirette çok acıklı bir azap vardır. …
 Enâm; 151:

De ki onlara: "Hadi gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını yüzünüze karşı okuyayım: Hiçbir şeyi O'na ortak koşmayın. Ana-babaya çok iyi davranın. Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin; biz sizi de onları da rızıklandırırız. Kötülüklerin görünenine de gizli kalanına da yaklaşmayın. Allah'ın saygın ve aziz kıldığı cana, bir hakkı savunmak dışında kıymayın. Allah size bunları önerdi ki, aklınızı işletebilesiniz."
A`râf; 33:

De ki: "Rabbim, ancak şunları haram kıldı: İğrençlikleri-görünenini, gizli olanı-günahı, haksız yere saldırmayı, hakkında hiçbir kanıt indirmediği şeyi Allah'a ortak koşmayı, bir de Allah hakkında bilmediğiniz şeylersöylemeyi."  
 Şûra; 37:

Onlar, günahın büyüklerinden ve tüm iğrençliklerinden uzak dururlar. Öfkelendikleri zamansa, affedenler onlar olur.
 Necm; 32

Öyle kişilerdir ki onlar, günahın büyüklerinden ve iğrençliklerden çekinip kaçınırlar. Bazı küçük sürçmeler hariç. Hiç kuşkusuz, senin Rabbin affı geniş olandır. Sizi en iyi bilen O'dur: Hem sizi topraktan oluşturduğu zaman hem de annelerinizin karınlarında ceninler halinde bulunduğunuz zaman. O halde kendi kendinizi temize çıkmış göstermeyin; kimin sakındığını en iyi bilen O'dur.
 “Fahişe” sözcüğünün çoğulu olan “fevahiş” sözcüğünün ise, Kur`an`da had cezasını (ağır ceza) gerektiren hâller için kullanıldığını görüyoruz. Müminler bu suçlardan uzak durmalı ve kendileri arasında bu ahlaksızlığın yayılmasına fırsat vermemelidir. Zira  düşmanları bu konuda sinsice çalışmaktadırlar:

  Lemem:



 Kur`an`da sadece burada ve bir tek kez geçen  “ lemem” sözcüğünün aslı olan “lemme” fiili;

“toplamak, biriktirmek, bir şeyi ısrarlı ve devamlı olmamak şartıyla yapmak ve düzeltmek”

manasına gelir.


Meselâ dağınık saçları düzeltmek “lemme”  fiiliyle ifade edilir. Aynı kökten gelen “ eleme” sözcüğü de;

 “az miktarda, hafif tesir ve bir şeyin yanında az bir zaman durma” demektir.

            

Dolayısıyla “lemem” sözcüğü, bir kişinin bir işi yapmamakla birlikte yapacak noktaya kadar gelmesini, ve yaparsa da az bir şey yapmasını ifade eder.

       

Konumuz itibariyle ise, Allah`ın yasakladığını yapmaya yaklaşmak, günah işlere yakın olmak ama yapmamak veya yapıp hemen geri dönmek manasındadır.

 Bu sözcüğün kapsamına giren davranışlar; “kebair” ve “fevahiş” derecesinde olmayan ve özellikle de kişinin kendine yönelik işlediği kusurlardır.

 Hayatında bu tip kusurlardan başka kusur işlemeyenleri Rabbimiz;

 “güzel davranıp, güzel düşünenler” olarak nitelemiş ve onlardan övgüyle bahsetmiştir.

         Necm 32:

 “Öyle kişilerdir ki onlar, günahın büyüklerinden ve iğrençliklerden çekinip kaçınırlar. Bazı küçük sürçmeler hariç. Hiç kuşkusuz, senin Rabbin affı geniş olandır. Sizi en iyi bilen O'dur: Hem sizi topraktan oluşturduğu zaman hem de annelerinizin karınlarında ceninler halinde bulunduğunuz zaman. O halde kendi kendinizi temize çıkmış göstermeyin; kimin sakındığını en iyi bilen O'dur.”
  ayette Rabbimizin bağışlamasının geniş olduğu vurgulanmaktadır. 
 Zümer; 53:                   

De ki: “Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü aşan kullarım. Allah`ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir.”
 Nisa; 16-18:                 

Sizlerden fuhuş yapanların (eşcinsel ilişkide bulunan erkeklerin), her ikisine eziyet edin. Eğer tövbe ederler de ıslah olurlarsa artık onlardan vazgeçin. Şüphesiz Allah, tövbeleri kabul edendir, esirgeyendir.Allah`ın (kabulünü) üzerine aldığı tövbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tövbe edenlerinkidir. İşte Allah, böylelerinin tövbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm (hikmet) sahibidir.

Tövbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de, onlardan birine ölüm çatınca: `Ben şimdi gerçekten tövbe ettim` diyenler, ne de kâfir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azap hazırlamışızdır.  
 Nisa; 31:                        

Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin kusurlarınızı örteriz ve sizi `onurlu-üstün` bir makama sokarız.
 Nisa; 48:                        

Gerçekten, Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun aşağısında olanları ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah`a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günah uydurmuş olur.
 Nisa; 116:                     

Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun aşağısında kalanları ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah`a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.
 Âl-i Imran;133-136:

Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır. Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever.

Ve `çirkin bir hayâsızlık` işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah`ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah`tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar, yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir.Bunların karşılığı, Rabblerinden bağışlanma ve içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir. (Böyle) Yapıp-edenlerin karşılığı (ödülü) ne güzeldir.
 Yüce Allah kullarına bazen uyarı mahiyetinde belâlar, fitneler  verir:

 Secde; 20, 21:           

Ve fasıklara (yoldan çıkanlara) gelince, onların varacağı yer, ateş olacaktır. Her çıkmak istediklerinde oraya yeniden çevrilecekler ve onlara, “yalanlayıp durduğunuz Ateş`in azabını tadın”  denilecektir.
 Hiç kuşkusuz, onlara büyük cezanın astından en yakın cezadan  tattıracağız; belki dönerler?
 Rum; 41:                     

İnsanların elleriyle kazandıkları yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için  karada ve denizde fesat (kargaşa) çıktı. Belki dönerler.
 Tur; 47:                        

Evet, zalimlik edenlere, bundan aşağı bir azap var; ama, onların çoğu  bilmez.
 Ankebut ;40:

Herbirini kendi günahı ile yakaladık. Bazılarının üstüne taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Bir kısmını, o korkunç titreşimli ses yakaladı. Onlardan, yere batırdıklarımız da oldu. Bazılarını da boğduk. Allah onlara zulmedecek değildi. Fakat onlar kendi benliklerine zulmediyorlardı.        &n bsp;  

Zühruf ; 48:
Onlara gösterir olduğumuz her ayet-alâmet, kızkardeşi ayet-alâmetten mutlaka daha büyüktür. Belki dönerler diye onları azapla da yakalamışızdır.

        Sonuç olarak, yukarıda verdiğimiz bilgiler ve ayetler ışığı altında Rabbimizin, “kebair” ve “fevahiş” derecesinde olmayan ve kişinin sadece kendisine zarar veren kusurlarını bağışlayacağını, ama “kebair” ve “fevahiş” derecesinde olan ve kişinin büyüklük taslayarak Allah`a rağmen cüretle işlediği suçları affetmeyeceğini söylemek mümkündür.

Kaynak: İşte Kur’an (Hakkı Yılmaz)

 Kusursuzluk sadece Allah’a mahsusdur.

En doğrusunu bilen Allah’tır.