29 Şubat 2012 Çarşamba

Hüzün Meleğinin Aşkı..


Herkesin bir sevdiği vardır yıllarca hatıralarda sakladığı. Her hatırladığında yaşlar boşanıp gözlerden ''hey gidi günler'' dediği.
Uğruna şiirler yazıp dil döktüğü. Her şarkıyı türküyü onun için dinlediği. Necip Fazılın da dediği gibi:
Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Nede şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar...


Uğruna ne kadar fedakarlık ettiğimizi hatırlarız.
Sonra vefasızlıkları gelir aklımıza nefret olur aşkımız.Kızarız.Bu benim sevdiğim olamazdı derkızarken bile severiz içten içe.
Kalbimi kilitledim senden sonra derken gözlerin feri söner.Peki bu tür bir sevgi bize hiç gerçek sevgiliyi hatırlatmamış mıdır?
Aslında sevdiğimizde aradıklarımız onun için çok fazladır.Yanındayken belki yüzüne bakmazyalnız kalınca hep onu düşünür ağlarız.
Bunun nedenini hiç düşündünüz mü?
Şimdi aşkın tanımını yapalım.
En sevgilinin isimlerinin tecelli ettiği insanları yalnızken ve kimseye söylemeden acıları kalbinde yeşerterek ızdırap içinde ağlanılan gecelerin sonunda...
gerçek aşka ulaşmaktır aşk.
Leyla ile Mecnun gibi.
O arayana kendini buldurur.Derler ya ''Ahir zamanda iman elde kor ateş gibidir''...Zamansız olan gerçek aşk ise kalpte bir kordur bütün vücuda yayılır.Tek amaç Hak rızası oluverir.İşte Mevlana gibi, Abdulkadir Geylani gibi, Minyelili Abdullah gibi, Aziz Mahmut Hüdai gibi,  Hacı Bektaş Veli gibi sevmek denir buna.
Böyle sevdikten sonra o eski vefasız sevgiliye döner ve Necip Fazılın Üstte yazdığım şiirinin devamını sıralarız ardınca:

Gelme istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!...
alıntı

Tüm Şevki Kırılmışlara..


Fakir bir genç adam geceleyin kulübesinde uyurken, uyku ile uyanıklık arasında odasının ışıkla dolduğunu görür. Gaipten gelen bir ses ona şöyle der: "Bundan böyle Allah için çalışacak ve kulübenin önündeki büyük kayayı bütün gücünle iteceksin!"Bunun Allah'tan gelen bir emir olduğuna inanan adam, ertesi sabah kayayı itmeye başlar. Daha ertesi gün ve izleyen haftalar güneşin doğuşundan batışına kadar taşı itip durur. Aylar süren uğraşı sırasında kaya yerinden bile kımıldamaz. Adam gece kulübesine yorgun-argın dönerken, gününün boşa geçtiğini düşünüyordur artık.
Onun şevkinin kırıldığını hisseden şeytan kalbine vesveseler vermeye başlar: "Ne kadar zamandır bu kayayı itip duruyorsun, bir milim bile kımıldamadı. Kendine bunun için niye yazık ediyorsun? Onu yerinden oynatman zaten mümkün değil.."
Böylece, gence görevi yerine getirmesinin imkânsız olduğunu, dolayısıyla başarısızlığa uğradığı duygusunu aşılamaya çalışır.
Bu tür düşünceler onun şevkini daha da kırar ve ümidini gitgide yitirir. "Doğru ya, kendimi bu iş için niye paralıyorum ki?" diye kendi kendisine söylenir. "Bundan sonra azıcık bir kuvvet harcayacağım. Bu da yeter de artar bile. Koca kaya yerinden kımıldamayacağına göre."
Ve kararını duâsında Allah'a bildirir. "Allahım, uzun zamandır durmadan dinlenmeden Senin dediğin gibi hareket ettim. Bütün gücümle istediğin şeyi yaptım. Hergün yoruluyorum, ama kayayı bir milim bile kımıldatamıyorum. Neden böyle? Neden başaramıyorum?"
Gaipten bir ses şefkatle cevap verir: "Ey kulum, uzun zaman önce sana emrime uymanı istediğimde kabul etmiştin. Sana görevinin kayayı bütün gücünle itmek olduğunu söylemiştim ve sen de yapmıştın. Ben sana hiçbir zaman onu yerinden oynatmanı beklediğimi söylemedim ki! Senin görevin onu itmekti. Şimdi gücünün tükendiğini, başarısızlığa uğradığını söylüyorsun. Kendine bir bak bakalım. Kolların daha da güçlendi, pazuların büyüdü. Sırtın ağırlığa dayanıklı hale geldi. Bacakların kalınlaştı ve kuvvetlendi. Taşı itmeye başladığından çok daha kuvvetlisin şimdi. Evet, kayayı kımıldatamadın. Ama senden istenen emre itaat etmen ve onu sadece itmendi. Kayayı yerinden oynatacak olan Ben'dim."
Hatasını anlayan genç, ertesi gün kendi görevinin kayayı yerinden oynatmak değil, onu var kuvvetiyle itmek olduğunu düşünerek verilen görevi yerine getirir. İkinci gün, üçüncü gün derken, kaya birden yerinden kımıldar. O zaman kayayı yerinden kımıldatanın kendisi değil Allah olduğunu anlar. Biraz daha uğraştığında, kaya biraz daha oynar ve kenara yuvarlanır. Altından da kendisine ömür boyu yetecek kadar büyük bir hazine çıkar."
Yukarıdaki öyküyü daha önce okumuş olmama rağmen, geçenlerde katıldığım bir dost buluşmasında yeniden hatırlayınca, ilk kez duyuyormuşcasına etkilendim. Bilmek ile idrak etmek farklı çünkü. Bilginin inancı beslemek ve doğru biçimlendirmek için vazgeçilmezliği şüphesiz. Ve bazen bilgiyi mucizevî kılan, onun tam da ihtiyacınız olduğu anda karşınıza çıkması ve idrâk edilmesi. Bunun hikmetten bir cüz olduğuna inan biri olarak, bildiğimiz, yanı başımızda duran pek çok detayın veya okuduğumuz bir öykünün, dinlediğimiz bir sohbetin veyahut hayatımızın kıyısından teğet geçen herhangi birinden duyduğumuz bir cümlenin, bazen ne büyük mânâlar ifade edeceğini bilirim. İnsan olarak, hangi rol ve kimlikler içinde hayatımızı idâme ettiriyor olursak olalım, bazen büyük bir heves ve ümitle başladığımız şeylere olan inancımızın zayıfladığını görüp, sarsılırız. Ne zaman böyle duygulara kapılsak, baktığımız yerden gördüklerimiz canımızı yakar. Aslında, gördüklerimiz yanlış değildir; baktığımız noktadan bundan gayrısını görmek mümkün değildir çünkü. Ancak yanlış taraftan baktığımızı fark ettiğimizde, manzara tamamen değişir. 
Şeytanın "bak" dediği yerden görmek ile, Allah'ın "bak" dediği yerden görmek arasında adına "hakîkat" denilen küçük (!) bir fark vardır vessel
am.

28 Şubat 2012 Salı

Vazgeçtim..


Vazgeçtim..
Vazgeçemediklerimden
Başıma gelmesinden korktuklarımdan
Tüm keşkelerimden
Tüm eksiklerimden ve tüm fazlalarımdan
Fazla düzgün taraflarımdan
Sevdiğim tüm arızalarımdan
Fazla emek verdiklerimden
Hatta hiç vermediklerimden
Tüm iddialarımdan
Dibini bildiklerimden
Yüzünü bile görmediklerimden vazgeçtim...
Vazgeçtim...
Verilmeyen sevgiyi almaya çalışmaktan
Yeterince iyi olursam sever beni umudundan
Bedeli ödenmiş tüm bulduklarımdan
Ücretini ödemeden alamadığım tüm sevgilerden
Aramaktan korktuklarımdan
Bilmek istemediğim tüm bildiklerimden
Görmek istemediğim tüm gördüklerimden
Kendimi kandırdığım tüm yalanlarımdan
Gözümün önüne konduğu halde bakmadıklarımdan
Yıkmaya çalıştıkça önüme dikilen tüm duvarlarımdan
Vazgeçtim...
 
Vazgeçtim...
Yıllarca istediklerimden
Beklediklerimden
Kapısını defalarca çaldıklarımdan
Peşi sıra gittiklerimden
Gözlerimi sıkıca kapatıp
Gerçek olduğuna inanamadığım tüm yalanlarımdan
Sevmediğim tüm doğrularımdan
Vazgeçtim...
Ama
Bir sen vazgeçmedin benden
Bir sen bekledin beni
Bir sen dinledin
Hiç ümidi kesmedin benden
Her zaman içinsesimi duyurabildiğim kapım oldun
Tanıdık bir ses oldun yüreğimde
Hiç bırakmadın beni bilmediğim yerlerde
Yönümü hep seninle buldum
Ben her vazgeçtiğimde
Sen daha sıkıca tuttun elimden
Daha çok sevdin sanki
Daha çok hissettirdin sevgini
Teselli ettin beni
Ne ile teselli olacağımı Senden daha iyi bilen var mıdır ?
Ey vazgeçtiğim her şeyden yeni umutlar Yaratan !
Ey kapanan her kapının anahtarını yanında saklayan !
İyi ki yarattın beni
İyi ki sevdinVe iyi ki vazgeçmedin benden....
BANU YAŞAR
 


27 Şubat 2012 Pazartesi

İyi ki, Varsınız.



Bazen zordur yaşamak…
Nefes almak bile güç gelir insana.
Bir kuşun kanadına takılıp gitmek istersin uzaklara…
Bazen güzel bir söz tutar seni ayakta!
Bir sırdaşının sıcak gülümsemesi bağlar insanı hayata 
birde iki kelime kalır dudaklarında:
İyi ki varsın hayatımda...der

“İyi ki varsınız”..

Gerçek Huzur ve Mutluluk Kur'an Ahlakını Yaşamakla Elde Edilir.



   Huzursuz bir hayat yaşayan insanların içinde bulundukları en büyük yanlış, çözümü Kuran ahlakında aramamalarıdır. Bu kişiler içinde bulundukları durumun açmaz bir hal aldığını açıkça görürler. Yaşadıkları hayat tarzının, benimsedikleri karakter yapısının onlara istediklerini vermediğini, kendilerini tatmin etmediğini ve hatta sıkıntıya soktuğunu hayatlarının her anında hissederler. Ancak buna çözüm olarak Kuran ahlakı dışında pek çok alternatifi deneseler de sonuç yine mutsuzluk ve huzursuzluk olmaktadır. Bu insanlar için gezme ve eğlenme zamanı bir serap gibidir. Hiçbir gerçekliği yoktur. Sadece eğlendiklerini ve hoş vakit geçirdiklerini zannederler ancak içlerinde duydukları sıkıntı ve hoşnutsuzluğun da farkındadırlar. Rabbimiz bir Kuran ayetinde inkar eden insanların dünya hayatında yaptıklarının birer serap niteliğinde olduğunu şöyle bildirmiştir:

“İnkar edenler ise; onların amelleri dümdüz bir arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında bir şey bulamaz ve yanında Allah’ı bulur. (Allah da) Onun hesabını tam olarak verir. Allah, hesabı çok seri görendir.” (Nur Suresi, 39)

Unutulmamalıdır ki, gerçek anlamda mutluluğun kaynağı, hayatı ve ölümü yaratan Yüce Allah’a iman etmek ve Kuran ahlakının gerektirdiği şekilde yaşamaktır. Yüce Allah Kuran’da sadece bu şekilde hareket eden kullarına huzur ve mutluluk vereceğini şöyle bildirmiştir:

“Erkek olsun, kadın olsun, mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.” (Nahl Suresi, 97)

Asıl önemli olan, sonsuz ve kusursuz olan hayatın ahiret hayatı olduğunu unutmadan yaşamak ve ömür boyunca büyük bir kararlılıkla Allah’ı razı edeceği umulan salih amellerde bulunabilmektir.

alıntı
   

26 Şubat 2012 Pazar

Sessiz Gemi- HÜMEYRA




Artık demir almak günü gelmişse zamandan, 
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan. 

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden

YAHYA KEMAL BEYATLI

25 Şubat 2012 Cumartesi

Vefa..


Vefâ arkanda bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamandır. Vefâ; dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere, hayallere ihanet katmamandır. Vefâ; ötelerin sonsuz mükafatı karşısında, cehennemi hafife almaman, ulvi güzellikleri dünyaya satmamandır...
{ HZ. MEVLANA }


24 Şubat 2012 Cuma

Gönül Gözümüz ve Gönül Kapılarımız..



Doğuştan görme özürlü olan adam zifiri karanlık bir gece yarısında, özründen dolayı kazanmış olduğu ezbere yol bulabilme yeteneğini kullanarak yürümeye devam ediyordu. Görme derecesi sıfır olduğu halde elinde yanmakta olan bir fener taşımaktaydı. Karşıdan gelmekte olan şahıs ile yüz yüze geldiklerinde, kendisini tanıyan bu şahıs, “Bre kör, sen zaten görmüyorsun ki, o fener ne işine yarayacak” demekten kendini alamamıştı. Bu ifade üzerine görme özürlü adamın cevabı düşündürücüydü:”

“Feneri kendim için değil, senin gibiler için taşıyorum ki ben onları görmezsem de onlar beni görsün ve böylelikle çarpışmamış olalım. Benim gözüm kör ama senin kalbin körmüş. Yani asıl kör olan ben değilim, sensin.”


“Gönül gözü görmeyen,
Can gözünü neylesin”

demişler ya; hikayede de bu açıkça görülüyor. Denilebilir ki tüm olaylara ve tüm insanlara, sadece sahip olduğumuz vücut gözüyle bakıyor ve maneviyata karşı aslında kör olan bu gözlerle ya gerçekleri göremiyor ya da enteresan yanılgılar içerisine düşüyoruz.

Her insan iç dünyasında koca bir kainat barındırır. Ancak hiç kimse diğer kimselerin iç dünyasını yeterince görüp bilemez. Bunun iki temel sebebi vardır ki birisi başkalarının gönül kapılarını çalmamamız, diğeri ise çalanlara gönül kapımızı aralamamamızdır. Eğer çevremizde bulunanların gönül kapılarını çalmakta ihmalkar olmayıp ve hatta biraz da ısrarcı olabilseydik sevgili Yunus’un,

“Hakk bir gönül verdi bana,
Ha demeden hayran olur”

dediği gibi hayran olmayacağımız bir insan kalmazdı. Böylelikle yine Yunus’un,

“Yunus Emre der: Hoca,
İstersen bin var hacca,
Hepsinden iyice,
Bir gönüle girmektir.”
dizelerinde ifade ettiği şekilde en makbul ibadetlerden birisini de ifa etmiş olurduk.
Eğer girebilseydik karşımızdakinin gönül kapısından, dert ortağı olurduk onunla, dertleri paylaşır, paylaştıkça azaltırdık ve sevgileri paylaşır, paylaştıkça çoğaltırdık. Kırık kalplere derman olabilirdik belki. Belki onarabilirdik yıkılıp harap olmuş gönülleri. Böylelikle belki bizim gönüllerimiz de mutmain olurdu. Şairin
“Gönüller Kabe’dir, gir eyle tavaf,
Gönül alanların gönlü şad olur”
dediği gibi.

Zaten gerçek dostlukların kurulması da gönül ziyaretleriyle başlamıyor mu? İnsanların birbirlerinin gönüllerinde kurdukları sevgi köşkleriyle perçinleşmiyor mu gerçek dostluklar? Bu noktada yine sevgili Yunus Emre’nin,

“Ben gelmedim davi için,
Benim işim sevi için,
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmağa geldim.”

dizeleri geliyor hatırlara.

Birbirimize gönül ziyaretlerinde bulunmadığımız gibi zaman zaman tam tersini yapıp anlayıp dinlemeden kırmaktayız gönülleri. “Ben kainata sığmam ama insanın kalbine sığarım” diyen Yüce Allah’ın harab ederiz o güzel mekanını. Oysa,

“Kalbini geniş tut sıkma Seyrani,
Rıza-i Bari’den çıkma Seyrani,
Gönül Beytullah’tır yıkma Seyrani,
Elinden gelirse imaret eyle!”

dizeleriyle Aşık Seyrani bu konularda ne kadar da yerinde ikaz etmiş bizi. Yine şairin halka mal olmuş,

“Şu çeşme güzel çeşme, su içecek tası yok,
Kırma insan kalbini, yapacak ustası yok.”

dizeleri ne kadar doğru anlatıyor bu durumun vehametini.

Gönül kırmanın ne büyük külfetleri olacağını,

“Eğer gönül kırdın ise,
Bu kıldığın namaz değil.”

dizeleriyle ifade eden Sevgili Yunus, külfetin neden bu kadar büyük olduğunu da yine,

“Gönül Çalap’ın tahtı,
Çalap gönüle baktı,
İki cihan bedbahtı,
Kim gönül kırdı ise.”

dizeleriyle açıklıyor bizlere.

Nice düşünürler, şairler, gönül insanları o kadar çok şeyler söylemişler ki gönül için anlatmakla bitmez. Ancak,

“Bilmeyen ne bilsin bizi,
Bilenlere selam olsun.”

misali anlayan için bu kadarı yeter de artar bile.

Hakkın yarattığı her canlıyı sevgiyle kucaklayabilmemiz, karşılaştığımız insanların gönül kapılarını çalabilmemiz, çalanlara gönül kapılarımızı açabilmemiz ve gönül gözü açık insanlar olabilmemiz dileklerimle…
alıntı

23 Şubat 2012 Perşembe

Neyin Hasretini Çekiyoruz?


Neyin Hasretini Çekiyoruz?


,

Neyi çok severseniz ve neye bel bağlarsanız, onunla imtihan olursunuz.
Düşüncelerinize takılan v e aklınızı meşgul eden, geceleri uykularınızı bölen neyse, onunla karşılaşırsınız.
Hasretini çektiklerinize bir bakıverin. İsteklerinize ulaşmak için çabaladıklarınıza. Çabanız ne yöndeyse ona yönelirsiniz. Ve onunla da imtihan olunursunuz.

İmtihan edildiklerinize bir bakıverin, kayda değerse kaydetmeye devam edin yüreğinize.
Lakin unutmayın, sizin kaydettikleriniz de kaydediliyor her an.
Hasretleriniz yakıyorsa yüreğinizi, değsin yüreğiniz yanmaya. Yangınlarınız nefsinizi de yaksın, sadece yüreğinizi değil. Kuruyorsa göz pınarlarınız ağlamaktan, yoruluyorsanız eğer beklemekten, ardınıza bir bakıverin. Uğruna ağladıklarınıza… Beklediklerinize…

Alçaltıyor mu sizi? Yüceltiyor mu? Korkmayın, sorun kendinize. Vicdan aynasına bakın, yüzleşin içinizle. Hatta kalbinizle, hatta gözlerinizle, hatta nefsinizle…

Değiyor mu acaba, ne zaman son bulacağı belli olmayan kısacık hayatınızda uğruna yandıklarınız? Değiyorsa bırakın varsın yansın ebediyen.

Hayatı Anlamlandırabilmek
Bir şeyler yaşanıyorsa şu kısacık hayatta, anlamlı olmalı, yaşanan her ne varsa.
Anlam kazandırmak, aklımıza ve irademize bağlı. Aklın ve iradenin hakkını vermek
bize bağlı. Yaşamak için yaşamamalı sadece, atılan her adımda O anılmalı, nefes
alış verişlerimizi O’nunla değere bindirmeliyiz.

Hayatımızı değerlilerle değerlendirmek bizim ellerimizde. O’nu anmadığımız
günleri yaşanmamış saymalıyız, O olmadıktan sonra yanımızda, ne kıymeti var alıp
verdiğimiz solukların.

Hayatınızı kime adarsanız onunla fanileşir ya da ebedileşirsiniz. Karun parayı
sevdi, Ebu Cehil kibri sevdi, Firavun zulmü. Kim neyi sevdiyse onunla yandı.
Şeytan gururu sevdi, gurur kovdurdu onu cennetten. Bir anlık hatasıyla kaybetti
ebediyeti. Pişmanlığı fayda vermedi, konumunu kendi elleriyle yerle bir etti.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) Allah’ı sevdi, hayatının
odağında hep Rabbi vardı. Ve her adımında biraz daha zirveleştirdi O’nu Allah
sevgisi.

Hayatımız bir emanet, suya kapılmış, yele savrulmuş, kuytularda unutulmuş bir
hiç değil. Hayatımızı kıymetlendirmek bizim ellerimizde, kıymetlilerle beraber…

Ayağımız takılıyorsa taşa bir yerlerde, bir diken kanatıyorsa parmağımızı,
sorgulamalıyız kendimizi. Gereksiz olan neye takıldım da şimdi ayağım taşa
takılıyor diye.

Sizin Hayatınızın Odağında Kimler Var?

Şimdilerde çok daha farklı telaşlar var dünyamızda. Takip ettiğimiz yollar,
özendiğimiz hayatlar, pek de cennete davetiye çıkarmıyor. Mal mülk biriktirme
sevdası adına her şeyi mubah sayan aklımız, magazin sayfalarında, televizyon
kanallarında ya da kahve köşelerinde aradığımız, heba ettiğimiz hayatımız, yakıp
yıktığımız iç dünyamız.

Neye bağlanırsak onunla imtihan oluruz. Bağlandıklarımız bir şey ifade ediyor mu
yarınımız adına? Yarınların güvencesi sadece bu diyarlar için mi geçerli! Ya
ahiretin güvencesi ne olacak? Neye bağlanırsak, neyi takip edersek onunla
karşılaşacağız. Peki, karşılaşacaklarımız bizi kurtarmaya vesile olabilecek mi?

Ne var hayatımızın odağında, kimlerle hem dem oluyoruz, O’nu hatırlatıyor mu
dost bildiklerimiz? Attığımız adımların kaçı O’nun için? Yoksa biz sadece
yaşamak için mi yaşıyoruz? Talip değil miyiz cennete? Talip değil miyiz henüz
görmediğimiz fakat düşününce titrediğimiz Rabbimize?

Biz neye tutunduk kurtulmak için? İmtihanlarımız bizi O’na götürüyor mu? Yoksa
uzaklaştırıyor mu? Yüceltiyor mu? Yoksa alçaltıyor mu?
Bugün sevdikleriniz, hasret çektikleriniz, yarın cehennemin alevleri arasından
çekip alacaksa sizi, sevmeye ve hasret çekmeye devam edin!

alıntı

22 Şubat 2012 Çarşamba

Ezan Çiçekleri- Bedirhan Gökçe

Sen benim ikinci doğum günümsün
Gençliğim maziye göçerken geldin
Sen benim geciken şanslı yönümsün
Son fırsat elimden kaçarken geldin
Ezan çiçekleri açarken geldin.

Gün gurup ederken bir akşamüstü
Gözlerin gönlümün yolunu kesti
Bahçemde mutluluk rüzgarı esti
Sen bana iş işten geçerken geldin
Ezan çiçekleri açarken geldin

Görevi devredip ihtiyar-ı aya
Elveda diyordu güneş dünyaya
Ne akşam sefası ne sarı fulya
Son fırsat elimden kaçarken geldin
Ezan çiçekleri açarken geldin.

Sıradan sözlere eyleme meyil
Sen bana kulak ver sen bana eğil
Açelya begonya sardunya değil
Sen bana iş işten geçerken geldin
Ezan çiçekleri açarken geldin

Eski bir sevdanın ince ağrısı
Aşkınla tedavi gördü doğrusu
Duyuldu akşamın namaz çağrısı
Son fırsat elimden kaçarken geldin
Ezan çiçekleri açarken geldin.

Gün battı batacak hafif rahmet var
Gözüme görünen bir alamet var
Bu aşkta bir hikmet bir keramet var
Sen bana iş işten geçerken geldin
Son fırsat elimden kaçarken geldin
Ezan çiçekleri açarken geldin

Cemal Safi
Not: Fon Müziğini kapatmayı unutmayın..

21 Şubat 2012 Salı

Kur'an-ı Kerim Okuyan Bir Gencin Hikayesi


Bir genç hafızlığını tamamlarken hergün sabaha kadar Kur'an'ı hatmeder.Bundan dolayı da sabah derslerine yorgun ve bitkin olarak çıkar. Durumu öğrenen hocası Kur'an'ı bu şekilde okumasını arzu etmediği için bir gün onu karşısına alır ve:
-''Evladım! Biliyorsun Kur'an,indiği gibi okunmalıdır . Bu gece sen Kur'an'ı,karşın da ben varmışım gibi oku.''
Genç gider ve Kur'an'ı hocasına okuyormuş gibi okur.Sabah huzura geldiğinde :
-''Efendim, bu gece yarısına kadar Kur'an'ın ancak yarısını okuyabildim.''der.
Bunun üzerine hocası :
-''Pekala bu gecede EFENDİMİZ'E okuyor gibi oku!''emrini verir.
Talebe şaşkınlık ve heyecan içinde Nebiler Serveri'ninhuzurun da olduğu düşüncesiyle o gece daha dikkatli okur .Ertesi gün de üstadına Kur'an'ın ancak dörtte birini okuyabildiğini söyler.Üstadı talebesindeki manevi yükselişi görünce :
-''Bugün de o emin melek Cebrail'in Efendimiz'e (S.A.S.)tebliğ ettiği anda dinliyor gibi oku!''der.
Talebesi ertesi gün :
-''Vallahi üstadım, bugün ancak bir sure okuyabildim.'' der.
Üstadı son adımı atar:
-''Evladım! Şimdide onu binlerce hicabın verasında bulunan Yüce Rabbimiz'in huzurunda okuyor gibi oku!Düşün ki O seni dinliyor ve Kur'an'ı senle mukabele ediyor!''
Talebe ertesi gün gözyaşları içinde üstadına gelir ve şöyle der :
-''Üstadım! Fatiha'dan başladım ilk ayetleri okudum;ama 'İyyake na'budu'demeye bir türlü dilim varmadı.Çünkü 'Sadece sana kulluk yaparım!' diyemedim.''
Allahim bizleri sadece sana kulluk edenlerden eyle..
alıntı

UMUTLU OL! AĞLAMA CAN!

 
Umutlu ol! Ağlama can!
Gün gelir bir sabah taze ve genç doğulur.
Yamalı düşler eşsiz tablolara döner.
Hayata nokta yerine virgül koyulur.
Yürekte yara bırakan ateşler söner.
Umutlu ol! Ağlama can!
Karanlığın rahmine; aydınlık bulaşır.
Yokuşlar düzleşir, uzaklar yakın olur.
Hüznün saçında şefkatli bir el dolaşır.
İpi çekilmiş hayat elbette kurtulur.
Umutlu ol! Ağlama can!
Günü geçmiş hayaller; açar, çiçeklenir.
Yoklar var olur, gökte kanatsız uçulur.
Hayatın solgun tonları bir bir renklenir.
Mutluluk aranmaz… O gelir seni bulur.
Umutlu ol! Ağlama can!
Hep böyle mi gider? Dertlerde bir gün solar.
Ot bitmeyen yüreklerde güller açılır.
Seninde yüreğin bir gün sevinçle dolar.
Sığınmazsız gecelere nurlar saçılır.
MEHMET ORHAN DURDU

20 Şubat 2012 Pazartesi

Aziz Dost!!!!



 Aziz dost !..Zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılma.Sıkıntıların arasında,Karanlıkların içinde,Kendi kendini hapsetme !..Geceler hep gündüzlere gebedir.

Her Yokuşun Bir İnişi Var
Aziz dost !..
Zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılma.
Çünkü her şeyin bir sırası vardır.
Açlıktan sonra tokluk,
Uykusuzluktan sonra uyku,
Hastalıktan sonra sağlık vardır!..

Elbette ki;
Sefere çıkan, bir gün dönecek,
Uzakta olan gelecek,
Kaybolan bulunacak,
Ve karanlık,
Bir gün aydınlıkla son bulacaktır.

Çünkü;
Her yokuşun bir inişi,
Her zorluğun bir çözümü vardır!..

Aziz dost !..
Müjdeler olsun;
Geceyi kovalayan bir gündüz var.
Karanlığı kovalayan..
Dağların, tepelerin üzerinde..
Derelerin, vadilerin arasında..
Beliren bir ışık var !..

Müjdeler olsun;
Sıkıntıdan sonra gelen,
Onu unutturan,
Belki yarından daha yakın olan,
Bir ferahlık var !..

Çünkü ;
Her yokuşun bin inişi
Her zorluğun bir çözümü vardır !..

Uçsuz bucaksız çölü,
Ve engin denizleri görürsen,
Bil ki;
Onun ötesinde,
Kıyısında,
Yeşil vâhalar..
Şırıl şırıl akan sular vardır!..
Sürekli çekilen bir ipi görürsen,

Bil ki;
Bir gün gelecek
O ip kopacaktır !..

Çünkü;
Her göz yaşından sonra bir gülümseme,
Her korkudan sonra bir güven,
Ve her ürkeklikten sonra bir durulma vardır !..

Aziz dost !..
Tarihin derinliklerine dön ve unutma;
Ateş bile,
Hz. İbrahim’i yakmamış…
Çünkü ilâhî kudret,
Ona bir serinleme penceresi açmıştı!..
Ateş onu yakacağı yerde,
Onu serinletmişti!..

Deniz bile,
Hz. Mûsâ’yı ve beraberindekileri boğmamış…
Çünkü ilâhî güç,
Onları yalnız bırakmamıştı !..

Yılan bile,
Azılı düşmanlar bile,
Son peygamber’e ve mağara arkadaşına
Zarar vermemiş…

Çünkü;

“korkma Allah bizimle beraberdir” inancı,
Onların tek güvencesi olmuştu !..

İnsan vardır;
Zamanın kölesi olmuş..
Sıkıntıdan,
Uğursuzluktan,
Başka bir şey göremez olmuş…
Çünkü o,
Yalnız odanın duvarlarına,
Ya da evin kapısına bakmıştır…

Oysa;

Duvarların ötesine bakıverse..
Surların dışını düşünebilse..Görebilse..
“Gün doğmadan neler doğar” ı kavrayabilse;
Zindan bile onun için bahar olur.

Çünkü o zaman bilir ki;
Her yokuşun bir inişi,
Her güçlüğün bir çözümü vardır !..


Şu halde aziz dost !..
Sıkıntıların arasında,
Karanlıkların içinde,
Kendi kendini hapsetme !..
İçinde bulunduğun zor ortama,
Kendi kendini mahkum etme !..

Günler geçicidir.
Zaman değişkendir.
Geceler hep gündüzlere gebedir.
Gelecek ise gizlidir.
Onu bilen ve yöneten
Yalnız bir yüce varlık vardır!..
Ola ki yakında O,
Mutlu bir ortam yaratacaktır.

Çünkü inanmalısın ki;
Her yokuşun bir inişi,
Ve her zorluğun bir çözümü vardır.
alıntı

Mevlana'dan İnciler

Konuşsam dilim yanar,sussam kalbim.
Önce duruyorum.Sonra susuyorum.İçimden çıkan
lafların etrafı ,yangın yerine çevireceğini
düşününce kilit vuruyorum dilime.Sonra Yan
diyorum içime.Sadece sen yan..Ve Dayan diyorum
gönlüme.. Herkes mutlu olsun.Sen dayan..!
AşK” dedigin ya Allah’tan gelmeli…
ya Allah için olmalı…
Ya da Allah’a ulaştırmalı;yoksa yerle bir olmalı…..
Yangın yerine bak! Ateşten, külden, kordan ne var elinde! Pervane değilsen yaklaşma sakın ateşe!
Can’ı teslime hazır değilsen “ben Aşkım” deme kimseye. Aşk gelmesin seninle dile. İncinmesin ne gül ne de diken seninle!
Ayağıma diken batacak diyorsan düşme çöle. Talipsen kara bahta, kör talihe,
Dinle!Ve semaya dursun yürekler aşkın önünde…..
HZ. MEVLANA